Yüklemede
  • Tarih: 2010 Nisan 16

Hz. Ali’nin Valilerine Tavsiyeleri


           

 

Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) göre önder bütün müdürler, siyasi düzen görevlileri, yürütme gücü olarak toplumun bütün idareci birimi kendi kabiliyetler, kapasiteleri, liyakatleri ve uzmanlıkları ile uyumlu olarak bir takım mertebelere sahip olmalıdır. Bu konuda en küçük bir yanlışlık yapılırsa ve atamalar belli bir mantık ve kural çerçevesinde yapılmazsa o toplum gelişim, yüceliş ve kalkınmadan geri kalır. Tabiatıyla toplumun idare sistemi ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıya gelir ve toplumun idari bölümünde adaletsizlik ve zayıflık egemen hale gelir. Öte yandan insanlara hizmet aşkıyla çırpınan layık kimseler ise bir köşeye çekilerek koltukları layık olmayan menfaatçi bir azınlığa terk etmek zorunda kalır. Şüphesiz böyle bir toplum yücelme ve kalkınma yerine tedrici bir çürümeye ve çöküşe doğru gider, bu yüzden Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Halk, ancak emir sahipleri ıslah olunca dü­zene girer. Emir sahipleri de ancak halkın doğru ol­masıyla düzelir.”[1]

Tabiatıyla yöneticilerin zayıflığı ve acizliği toplumun idari sistemine büyük bir zarar verir. Toplumun gelişim ve yükselişi alanında ciddi bir engel teşkil eder. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “İşlerin afeti idarecilerin acizliğidir.”[2] Bu yüzden Ali (a.s) hilafeti kabul ettikten sonra yaklaşık olarak önceki bütün valileri, komutanları ve yüksek makamdaki temsilcileri azletti. Bu iş her ne kadar Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) hükümeti için düşman üretti ve zayıflık nedeni olduysa da ama Hz. Ali hiçbir zaman bazı zorbaların hoşnutsuzluğu sebebiyle layık kimselerin hâkimiyetinden asla vazgeçmedi. Kendi devlet sisteminde layık insanları başa geçirmek için gerekli ortamı sağladı. Nitekim siyasi vali ve temsilcilere göndermiş olduğu emir ve mektupların büyük bir bölümü bu hakikati ortaya koymaktadır ve hepsi de bu ilkeyi hayata geçirme amacını taşımaktadır.

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) görüşüne göre bu ilke adaletten kaynaklanmaktadır. Zira İslam devletinin hedefi toplumda adaleti hakim kılmaktır. Dolayısıyla bu adalet ilkesi bütün boyutlarıyla göz önüne alınmalıdır.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)Mısırdaki valisi Malik Eşter’e şöyle yazmaktadır: “Memurların işleri konu­sunda çok dikkatli ol. Onları denedikten sonra görevlendir. Dostluk sebebiyle ve başkalarına danışmadan tayin etme. Çünkü bu ikisi (dostluk sebebiyle ve başkalarına danışmadan tayin etmek), zulüm ve hıyanet şubelerinin bir araya gelmelerine sebep olur. Bunları iyi ailelerden, İs­lam’a eskiden girmiş olup tecrübeli ve hayalı kişilerden seç. Çünkü onlar, ahlakça en yüce, namusları en doğru, tamahları en az, işlerin sonuçlarını gözetmede en gay­retli kişilerdir.”[3]

Başka bir yerde ise şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar arasında hükmedecek kişileri; halkın en üstünlerinden, işlerden bunalmayacak, hasımla­rına yenilmeyecek, hatada ısrar etmeyecek, hakkı tanıyınca uymada gecikmeyecek, nefsi tamaha yönelmeyecek, araştırmaksı­zın az bir anlayışla yetinmeyecek, şüpheli işleri herkesten iyi tanıyacak ve herkesten çok delile sarılan kişilerden seç.”[4]

Muhammed b. Ebibekir Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) layık ve vefalı dostlarından biriydi. Mısır valisi idi. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ondan razıydı. Ama Mısır’ın stratejik ve özel konumu sebebiyle o bölge için Malik Eşter’i daha uygun gördü. Bu yüzden Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Muhammed’i azlederek yerine Malik’i geçirdi. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Muhammed’i bu işten incindiğini duyunca ona hitaben şu mektubu yazdı.”Senin yerine Eşter’i vali olarak tayin etmeme canı­nın sıkıldığını bana haber verdiler. Bunu işe ciddi ola­rak sa­rılmadığın, az çaba gösterdiğin için yapmadım. Seni hükmettiğin yerden aldım, ama daha kolay idare edebi­leceğin ve fazla seveceğin bir yere tayin edeceğim.”[5]

Bu meseleden de istifade edildiği üzere Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) zaman ve mekanın gerekleri ışığında siyasi liyakat, kifayet, tedbir, tecrübe ve şahısların uzmanlığının da gerekli olduğuna inanmaktaydı. Bu yüzden hiçbir şey onu bu önemli ilkeyi hayata geçirmekten alıkoyamıyordu.

 

Nezaret ve Kontrol

Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) göre hükümet valileri ve memurları bireysel ve grupsal tercihler kullanılmaksızın dakik bir şekilde kanun karşısında değerlendirilmelidir. Dolayısıyla devlet görevlilerinin birisinde düzen ve toplumun ilerlemesi için faydalı bir yaratıcılık görülür veya inanılmaz bir şakla topluma hizmet için çalışır, toplum bireyleri karşısında sorumluluk hisseder ve bu sorumluluk ışığında toplumda geniş çapta bir kalkınma hareketi vücuda gelirse bu tür yöneticiler tanınmalı, teşvik edilmelidir. Aynı zamanda tam tersine toplumun idarecilerinin herhangi birinde bir hata ve sapma görülürse bu durumda da hiçbir mülahaza da bulunulmadan o kimse cezalandırılmalıdır.

Sadece bu durumda layık kimseler siyasi ve icrai sistem içinde büyük bir gönül rahatlığı içinde çalışır, kabiliyetlerini geliştirir ve sonuç olarak da ülkede kalıcı bir kalkınma hamlesine geçilir.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu konunun önemini çeşitli mektuplarında ve hükümet genelgelerinde hatırlatmada bulunmuştur. Nitekim Malik Eşter’e devlet memurlarının yaptıklarını kontrol hususunda şöyle yazmaktadır: “Yaptıklarını denetle, onların peşice vefalı ve sadık kişilerden seçilmiş ajanlar gönder; çünkü, onların gizli işlerinden haberdar olman, emin olarak işlerini yapma­larına, halka şefkatle muamele etmelerine sebep olur.”[6]

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) yöneticilerin kontrolü ilkesini hayata geçirmek için büyük bir çaba gösteriyordu. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) sadece çeşitli bölgelerdeki valilerine ve temsilcilerine bu konuyu hatırlatıp uyarmakla kalmıyor, bazen kendisi de ülke idaresi ile ilgili işlerin takibi ve valilerin davranış biçimi hakkında bölgelere çeşitli kimseleri gönderiyordu. Örneğin Ka’b b. Malik’i bu amaçla araştırmak için görevlendirdi. Büyük bir dikkat ve emanete riayet ederek devlet merkezlerini incelemesini emretti. Devlet memurlarından her birine çeri ölçüler esasınca bir takım sorular sormasını böylece onların faaliyet miktarını öğrenmesini ve durumu hemen kendisine bildirmesini söyledi.

Şüphesiz sadece kontrol yoluyla idari yolsuzluklara karşı çıkmak da mümkündür. Başka bir ifadeyle ülkenin idari sisteminde gerekli düzenlemelerin yapılması şahsi ve grupsal zevkler göz önünde bulundurulmaksızın devlet mekanizmasının ciddi bir kontrolüne ve takibine bağlıdır. Bu Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) defalarca belirttiği bir ilkedir. Şimdi de Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) idari yolsuzluk, ayırımcılık ve rüşvet hususundaki tavsiyelerinin devamında kısaca bir takım önemli hususları hatırlatmaya çalışalım.

 

A- Suçlularla mücadele

İdari suçlarla mücadele etmek her devletin beka ve devamının bir gereğidir. Şüphesiz her toplumda kapsamlı bir kalkınma hareketi devletlerin üst düzey kadrosunun ve önderlerinin suçluları cezalandırması hususundaki kesinlik ve azmine bağlıdır. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) kanundan kaçmayı ve devlet ilkelerine riayet etmemeyi siyasi düzenin başlıca afeti olarak kabul etmekte ve bu insani olmayan harekete karşı çıkılmadıkça toplum ve düzenin esenliğini sağlamanın mümkün olmadığına inanmaktadır. Bu yüzden suçlular ve kanunlar karşısında kaçanlar karşısında en küçük ihmalkarlığı caiz görmüyor ve ciddi bir şekilde karşı koyuyordu. Dolayısıyla Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) valilerine yazmış olduğu mektupların çoğunda bu konu açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Hatta bu konuda en küçük bir ihmalkarlık eden veya kusur gösteren yöneticileri şiddetle kınamıştır. Örneğin Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Basra valisi Abdullah b. Abbas’ın ihanet ettiğini öğrenince tehdit dolu bir mektup yazarak kendisine şöyle buyurmuştur: “Allah’a doğru söyleyen biri olarak yemin ederim ki Müslümanların ganimetlerine az veya çok hıyanet ettiğini öğrenirsem, sana öyle şiddetli davranırım ki malın azalır, yükün ağırlaşır (fakirleşirsin), hakir ve zayıf hale düşersin.”[7]

Abdullah b. Abbas Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) amcasının oğlu, Peygamber’in ashabı, toplumda büyük bir güce sahip ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) yakınlarından sayılan bir kimseydi. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) tarafından bölgelerden birinin hakimi olarak tayin edilmişti. Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) bir suç işlediği haberi ulaşınca hemen kendisine şu şekilde bir tehdit dolu mektup yazdı.”Gerçekten ben seni sorumluluklarımda (emanetimde) kendime ortak ve sırdaş edinmiştim. Yakınlarım arasında bana senden daha ya­kın, güvenilir; malı ve canıyla destek veren ve emaneti bana iade eden kimse yoktu. Zamanın, amcan oğlunun aleyhine şiddetlenip gaddar davrandığını, düşmanın savaş açtığını, halkın emanetinin zelil ve zayıf olduğunu, ümmetin delirircesine saçmaladığını, kendisini koruyacak kimsenin meydanda bulunmadığını gördüğün zaman, amcan oğluna vermiş olduğun vaatten geri döndün. Sen ayrılanlarla beraber ayrıldın, yüzüstü bırakıp gidenlerle bırakıp gittin, hainlerle bir­likte ona ihanet ettin; böylece ne amcan oğlunun dertlerini paylaştın, ne de emanetini eda ettin… Ey Bizim yanımızda akıl sa­hibi sayılmış olan, içtiklerinin ve ye­diklerinin haram olduğunu bile bile nasıl bir şey yiyip içebiliyorsun? Allah’ın kendilerine ganimet olarak vermiş olduğu mallar ile İslam memleketini koruyan mücahitlerin, müminlerin fakirlerin ve yetimlerin mallarıyla nasıl da kadın­ları nikahlayıp, cariyeleri satın alabiliyorsun? . Allah’tan kork ve onlara malla­rını geri ver! Eğer böyle yapmazsan ve Allah da bana imkan verirse, seni öyle cezalandıracağım ki, Al­lah bu konuda beni mazur görecek. Vurduğumda ce­hennem­den başka yere gitmeyen kimseleri öldürdüğüm kılı­cımla seni vuracağım. Vallahi, senin yaptığını Hasan ile Hüseyin bile yapsaydı, onlar için nezdimde ne an­laşma veya uyuşma olur, ne de onlardan hakkı alıncaya, zu­lümlerini uzaklaştırıncaya kadar gücüm olduğu halde benden kurtulabilirlerdi! [8]

Bu mektup dikkatle incelendiğinde Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) suçlulara ve ihmalkârlara nasıl davrandığını kolay bir şekilde anlamak mümkündür. İlginç olanı da şudur ki Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) memurlarından birinin suç işlediğini anlar anlamaz hemen onu azlediyordu. Örneğin Sude adında bir kadın kendi şehrinin hakimini şikayette bulunmak için Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) huzuruna vardı. Sude şöyle diyor: Ben zekat alması için bölgeye gönderilen memurlardan birini şikayet etmek için Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) huzuruna vardım. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) beni görünce namaz kılmaktan vazgeçerek yanıma geldi ve, “Bir isteğin mi var” diye sordu. Ben de kendisine memurunun yapmış olduğu zulmü anlattım. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ağladı ve şöyle buyurdu: “Allahım! Sen ona da bana da şahitsin ben onu senin yaratıklarına zulmetmesi için göndermedim. Daha sonra bir deri parçası getirerek üzerine şöyle yazdı: “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; iman etmişseniz bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır.”[9] Mektubu okuduğun zaman benden taraf elinde olan her işi durdur ta ki benden taraf bir kişi gelecek ve işi senin elinden alacaktır. Vesselam.” Daha sonra da o mektubu mühürlemeden ve paketlemeden bana verdi. Bende o mektubu memura verdim, böylece o memur azledilmiş oldu ve aramızdan gitti.”[10]

 

B- Ayırımcılık

Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) sürekli önem gösterdiği, ne pahasına olursa olsun görmezlikten gelmediği ve sürekli olarak valilerine riayet etmeyi tavsiye ettiği en esaslı işlerinden biri de kanun karşısında herkesin eşit olduğu ilkesiydi. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu ilkenin hayata geçirilmesi hususunda o kadar ısrar ediyordu ki hutbe, mektup ve devlet genelgelerinin çoğunda valilerine bu işi hatırlatmıştır. Biz burada özet olsun diye sadece birkaç örnek aktarmakla yetineceğiz.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) valilerinden birine yazmış olduğu mektupta şöyle buyurmuştur: “İnsanların işi senin yanında hakları olan hususta eşit olmalıdır.”[11]

Müminlerin Emiri Hz. Ali’ye (a.s) herkes kanun ve milli sermayeden istifade hususunda eşittir. En üst düzeyde yöneticiler dahi kendileri için bir ayırımcılığa düşmemelidir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) hilafeti zamanında önceki halifeler döneminde bazı şahıslara yapılan büyük bağışlara tümüyle el koydu. Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) bir çoklarının hoşuna gitmeyen adaletçi ve devrimci metotlarından biri de buydu. Evet, üçüncü halife döneminde akrabalarına ve yakınlarına yapılmış olan hadsiz hesapsız bağışlar beytülmale geri döndürüldü. Çoğu tarihçilerin de yazdığına göre üçüncü halife yakınlarına özellikle de damadı Haris b. Hekem’e, Abdullah b. Halid’e, Mervan’a, Abdullah b. Saad Ebi Sulh’a ve benzeri yüzlerce kimseye beytülmalden yüz binlerce dirhem cevher, arsalar, bağlar, binlerce köle, cariye ve değerli binekler hediye olarak verilmişti. Bütün bunlar adalet münadisi ve özgürlük önderi Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) tarafından hepsinin boğazından tek tek çıkarıldı ve hak sahiplerine geri iade edildi. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) İslami ve insani işlerin hayata geçirilmesi hususunda hiçbir mülahazada bulunmuyordu. Adalet ve ayrımcılıkla savaşın anlamı da budur. Hatta beytülmalden bir şeyler almak için yanına gelen kardeşi Akil’e bile tam bir kesinlik içinde red cevabını vermiştir. Şu kıssayı işitmek şüphesiz hakikat aşığı kimseler için bir ibret ve ders vesilesidir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) bu olayı şöyle beyan etmektedir.”Vallahi (kardeşim) Âkil’i gördüm; yokluk içine düşmüş olarak bana geldi, sizin buğdayınızdan az bir miktar vermemi ıs­rarla istedi. Çocuklarını perişan, toza toprağa bulanmış gördüm. Açlıktan yüzleri kararmıştı. Gelip gidip, iste­diğinde ısrar ediyordu. Onu o kadar dinledim ki, sözüne uyup dinimi satacağımı, yolumu bırakıp onun yoluna uyacağımı zannettim. Bir demir parçasını kızdırdım, ib­ret alması için bedenine yaklaştırdım; acısından bir hastanın acıdan inleyişi gibi inlemeye başladı. Demiri iyice yaklaştırdım, neredeyse dağlanacaktı. Sonra ona şöyle dedim:

“Yaslı anneler yasında ağlasın ey Akil! Şaka­cıktan vücuduna yaklaştırdığım bir demir nedeniyle bu kadar inliyorsun da beni Allah’ın gazabıyla alevlenen ateşe mi atmak istiyorsun! Sen bu kadarcık ezadan feryad ediyorsun da ben cehennemden feryad etmez miyim! “[12]

Bu esas üzere Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) siret ve hükümet tarzına göre en yakınlar bile normal insanlar gibi kanunla karşısında eşittir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) kendi temsilcilerine de bu öneli esasa riayet etmelerini önemle bildirmiştir. Örneğin Malik Eşter’e şöyle yazmıştır: “İnsanların eşit olduğu yerlerde kendini öne geçirmekten sakın.”[13]

Neccaşi, zamanın meşhur şairlerinden ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) taraftarlarından biriydi. Neccaşi sürekli olarak Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) lehine ve düşmanlarının aleyhine şiir söylüyordu. Siffin savaşına katıldı, bazen Muaviye’nin mektuplarına ve Şam ordusuna şiirleriyle cevap veriyordu. Bir gün Neccaşi mübarek Ramazan ayında şarap içti ve orucunu bozdu. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) kanun esasınca ona had uyguladı. Bu da Neccaşi’nin Muaviye’ye katılmasına neden oldu. [14]

Ama bu iş bile hiçbir zaman Müminlerin Emiri Hz. Ali’yi (a.s) kanunları icra etmekten alıkoymadı.

 

C- Mali yolsuzluklarla (rüşvet- hediye) savaş

Ülke idari sisteminde iktisadi yolsuzluk, toplumun çökmesine ve geri kalmasına neden olmaktadır. Buna karşı koymamak ise, düzeni içeriden çok ciddi bir tehlike ile karşı karşıya getirir. Hz. Ali (a.s) defalarca bunu devletlerin çöküş sebebi olarak zikretmiş ve siyasi yöneticileri bu uğursuz hastalığın ortaya çıkmasının etkeni olarak kabul etmiştir. Yani sorumlular, insanların haklarını görmezlikten gelmiş ve halk da mecburi olarak haklarını rüşvet vererek almak zorunda kalmışlardır. Hz. Ali (a.s) ordu komutanlarına hitaben şöyle buyurmaktadır.”Sizden öncekiler helak oldular. Onlar rüşvet vererek elde etmek için insanları haklarından mahrum kıldılar. İnsanları batıl yola sürüklediler, onlar da peşleri sıra gittiler.”[15]

Şüphesiz bu metot halk arasında yaygın bir hale gelecek olursa, zamanla halk bütün isteklerini rüşvetle elde etmeye alışır ve hatta hakkı olmayan şeyleri bile bu yolla sahiplenmeye kalkışır. Bu açıdan ülke yöneticileri, bir program çerçevesinde bütün gücüyle rüşvetin toplumda yaygınlaşmasına sebep olan etkenlerle mücadele içine girmelidir.

Esasen rüşvetin varlık felsefesi birey veya toplumun haklarının zayi olmasını gerektirmektedir. Bu yüzden özel sorumluluk ve görevler, rüşvetle hüküm veren bu yolla bir ok insanın hakkını çiğneyen kimselerin eline verilmemelidir.

Açıkça bilindiği gibi herhangi bir makam ve mevki sahibine verilen hediye de hakikatte o rüşvet şekline bürünmektedir. Zira eğer bu birey normal bir insan gibi yaşamış olsaydı ve hiçbir makama sahip olmasaydı, bütün bu hediyeler ona verilmez ve esasen hiç kimse ona teveccüh bile etmezdi. Şüphesiz bu tür bağışlar, şahsi veya grupsal menfaatleri korumaya neden olmakta ve bu hediyeleri alan bir kimse mecburen zaruri durumlarda her ne kadar başkalarının hakkının zayi olmasına neden olsa da hediye sahiplerinin isteklerini temin etmek zorundadır.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) zamanında, Eş'as b. Kays adında birisi, Hz. Ali'ye (a.s) bir hediye gönderdi. Hz. Ali (a.s) buna çok öfkelendi. Bizzat Hz. Ali (a.s) bu olayı şöyle aktarmaktadır.”Bundan daha da ilginç şey oldu: Bir gece ya­rısı, birisi (Eşaş b. Kays el-Kindi ki dinden döndüğü, sonradan Harici olduğu rivayet edilir.) kapalı bir kab içinde helva getirdi. O helvadan tiksindim. Adeta yılan kusmuğu veya zehiriydi.”Bu hediye midir, yoksa zekat veya sadaka mıdır?”Diye sor­dum.”Eğer sadaka veya zekat ise bu biz Ehl-i Beyt'e haram kılın­mıştır.” Dedim.”Bu ne zekattır ve ne de sadakadır; bu bir hediyedir” dedi.”Anan, ağlasın sana! Allah’ın diniyle gelip beni tuzağa mı düşüre­ceksin? Aklını mı kaybettin, şeytan mı çarptı, yoksa sayıklıyor musun! “ dedim.

Vallahi, karıncanın ağzın­daki arpanın kabuğunu alarak Allah’a isyan etmem için bana yedi iklim ve göklerin altındakiler verilse gene de kabul etmem. Benim nazarımda dünyanız, bir çekirgenin ağzıyla çiğnediği yapraktan daha değersizdir. Ali’nin fani olacak nimetler ve baki olmayan lezzetlerle işi ne! “ [16]

Bu esas üzere nice hediye, rüşvet hükmündedir ve aynı sonuçlara sahiptir. Dolayısıyla Hz. Ali (a.s) ülkedeki yöneticileri rüşvet ve hediye almaktan sakındırmış ve bu konuda suç işleyen kimseleri azletmenin yanı sıra en şiddetli cezalara da çarptırmıştır.

 

Hakların Eşitliğine Riayet Hususunda Cesaret ve Kesinlik

Takva sahiplerinin önderi, Hz. Ali (a.s) çeşitli alanlarda siyasetini adalet, eşitlik ve beraberlik üzerine bina etmiştir. Dini hükümetlerde varlığı gerekli ve kaçınılmaz olan hukuki meselelerde kanun karşısında eşitlik konusu da Hz. Ali'nin (a.s) sözlerinde oldukça fazla göze çarpmaktadır. Çeşitli hutbelerinde valilerine yazdığı çoğu mektuplarında onun karşısında eşitliği toplumun bütün kesimlerinde önemle tavsiyede bulunmuştur. Hatta dini azınlıklar hususunda bile bir takım haklara riayet edilmesini önemle vurgulamıştır.

Toplumda genellikle itina edilmeyen zayıf kimseler ile Hz. Ali (a.s) nezdinde o kadar değerli ve yücedir ki, bu tür kimselerin hakkını dünyaperestlerden ve zulüm önderlerinden tümüyle almış ve buna karşılık zahiri olarak güçlü olan servet sahipleri ise Hz. Ali (a.s) nezdinde o kadar zayıftır ki onları diğerlerinin hakkını da ödemek zorunda bırakmıştır.

Bu yüzden Hz. Ali (a.s) tam bir kesinlik ve azim içinde şöyle buyurmaktadır: “Benim nezdimde zayıf kimse, kendisine ait hakkını alıncaya kadar güçlüdür ve güçlü ise benim nezdimde başkalarına ait haklarını kendisinden alıncaya kadar zayıftır.”[17]

Nehc'ül- Belağa'nın farklı yerlerinde hakim olan kimsenin hukuki meselelerde bir kesinlik içinde olması ve herkese karşı eşit davranması önemle vurgulanmıştır. Toplumun hakimi olan bir kimse, sınıfsal ayırımcılıktan uzak durmalı, grupsal üstünlükleri bir kenara itmeli ve bir grubu asla diğer bir grubun üstünde tutmamalıdır.

Hz. Ali (a.s) Helvan ordu komutanı Esved b. Kuteybe'ye hitaben yazmış olduğu bir mektubunda şöyle yazmaktadır: “İnsanların senin yanındaki işleri, sahip oldukları hakta eşit olsun. Çünkü adalete zulümden ulaşılamaz. Benzerinden hoşlanmadığın şeyden kaçın. Sevabını umup azabından korkarak nefsini Allah’ın sorumlu tuttuğu şeyleri yapmaya ada.”[18]

Evet, Hz. Ali (a.s) ülkedeki valilere bu metodu tutturmalarını ve devam ettirmelerini emretmektedir. Hz. Ali (a.s) bizzat kendisi de bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Hz. Ali (a.s) Allah'ın dini makamında tam bir kesinlik içine girmiş ve toplumda adaleti yaygın hale getirmek için kendi evlatlarına ve yakınlarına bile ayırımcı davranmamıştır. Nitekim Hz. Ali'nin (a.s) Akil'e, İbn-i Abbas'a ve evlatlarına karşı nasıl davrandığı tarih sayfalarında kayıtlıdır. Örneğin bağışta bulunduğu bir esnada kız kardeşi Ümmü Hani ile cariyesi Acemiye arasında hiçbir fark gözetmemiş, her birisine 20 dirhem vermiştir. Aynı şekilde Akil ile Medine'nin zencileri arasında da hiçbir ayırımcılık yapmamıştır. Akil bunun üzerine itirazda bulunarak, “Beni bu Medine'nin zencileriyle eşit mi tutuyorsun?” deyince Hz. Ali (a.s), “Senin İslam'da önceliğin ve takva dışında onlardan ne üstünlüğün olabilir?” diye cevap vermiştir.

Aynı şekilde rivayet edildiği üzere Cafer-i Tayyar'ın oğlu Abdullah da Hz. Ali'ye (a.s) itiraz ederek şöyle buyurmuştur: “Ey Müminlerin Emiri! Geçinmem için bana da bir şey vermelerini emretseydin ne olurdu? Allah'a yemin olsun ki geçinmem için hiçbir mali güce sahip değilim. Meğer ki sahip olduğum şu merkebi satayım.” Hz. Ali (a.s) ona cevap olarak şöyle buyurdu: “Hayır! Allah'a yemin olsun ki, sana hiçbir şey vermeyeceğim, meğer ki amcana (yani Hz. Ali'ye) hırsızlık edip sana vermesini istemiş olasın!”[19]

Bu esas üzere Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), bazı bölgelerin valiliğini üstlenmiş olan temsilcilerine adalet ve insafı tavsiye etmekte ve Allah'ın dininin maslahatlarının şahsi ilişkilerin etkisi altında olmamasını istemektedir. Hz. Ali'ye (a.s) göre hakimin sürekli olarak göz önünde bulundurması gereken şey toplumda tüm boyutlarıyla denge ve adaleti gözetmesidir. Zira eğer şahsi zevkler ve grupsal çıkarlar ölçü alınacak olursa kamuoyu tahrip olur, toplumsal yolsuzluklar yaygınlaşır ve sonuçta İslam devleti bundan kaynaklanan zulümle zayıflar. Bu açıdan Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Mısır'daki valisine önemle vurgulayarak şöyle buyurmaktadır: “Allah’a karşı insaflı ol; halka, ailenin seç­kinlerine, kendilerine özel ilgi duyduğun emrindeki kimselere karşı insaflı davran. Böyle yapmazsan, ancak zulmetmiş olursun. Allah’ın kullarına zulmeden kimseye kulların yanı sıra Allah da düşman olur. Allah kendisine düşmanlık edenin delilini batıl kılar, zulümden vazgeçerek tevbe edinceye kadar onunla savaşır. Allah’ın nimetini değiş­tiren, azabının çabuk gelmesine sebep olan şeyler içinde zulümden daha etkili bir şey yoktur. Allah, zulme ve işken­ceye maruz kalanların feryadını duyar ve O, zalimleri gözetir.”[20]

Hz. Ali'nin (a.s) valilerine yazmış olduğu tavsiyelerinden de anlaşıldığı üzere hükümet ve idarecilik dünyevi bir makam değildir. Dolayısıyla Hz. Ali'ye (a.s) göre iç güdülerini tatmin etmek için hakimiyeti ele geçirmeye çalışan kimseler, aşağılık kimselerdir. Böyle kimselerin İslam'a göre hiçbir meşruiyeti yoktur. Hz. Ali'nin geniş hidayete dayalı görüşü esasınca eğer devlet adaleti egemen kılmanın ve toplumun haklarını ayakta tutmanın vesilesi olursa şüphesiz kutsal ve değerli bir konuma yükselir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) adalet ve hakikati savunan böylesine siyasi bir düzeni korumak için hiçbir çabadan geri kalmamış, bunun karşısında yer alan kimselere karşı kılıç sallamaktan kaçınmamış ve hatta bazen kaçınılmaz olarak İslam düzeninin maslahatlarını korumak için güvenilir ve mantıklı bir yol olarak kabul etmiştir.

Bu esas üzere Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye (a.s) göre devletin kutsallığı ve değeri toplum bireyleri arasında hukuk eşitliğine riayet etmesi, adaleti egemen kılması ve zulüm ve ayrımcılığa karşı savaş açmasına bağlıdır.

 

İnsanlara Karşı Şefkatli Davranmak

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) aynı zamanda, hükümet valilerine halka karşı şefkat ve merhamet üzere davranmalarını önemle tavsiye etmiştir. Hükümet yetkilileri muaşeret ve ilişkilerinde hatta konuşmalarında bile hiç kimseyi ve hiçbir grubu diğerine tercih etmemeli, herkese karşı insani ve duygusal davranış içinde olmalıdır. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) Malik-i Eşter'e yazmış olduğu mektubunda açık bir şekilde şöyle buyurmuştur: “Halkına merhametle muamele et­meyi kalbine şiar, onları sevip, lütfetmeyi kendine huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar gibi olma. Çünkü onlar iki sınıftır: Bir kısmı, dinde kardeşindir, bir kısmı ise yaratılışta senin eşindir.”[21]

Gördüğünüz gibi Hz. Ali (a.s) Mısır valisine, toplum bireylerine eşit bir gözle bakmasını önemle tavsiye etmiştir. Vali olan kimse ahlak ve davranışlarında herhangi bir ayrımcılığa düşmemeli, herkese karşı eşit mesafede olmalıdır. Elbette açıkça bilindiği gibi suçlular, İslam devletinin hakimiyetine karşı olanlar ve İslam devletini yıkma peşinde koşturanlar, bundan müstesna konumdadırlar.

Hz. Ali (a.s) zekat toplayan memurlarına yazmış olduğu bir başka mektupta ise şöyle yazmıştır: “Bir olan, hiç bir ortağı olmayan Allah’tan korkarak git, hiç bir Müslümanı korkutma, istemiyorsa topraklarına girme, onun malından Allah'ın hakkı dışında fazla bir şey alma, bir kabileye varınca evlerine gitmeden sularının başına git, sonra vakar ve sükunetle onlara doğru hareket et, yanlarına varınca da selam ver ve selam vermekte kusur etme.”[22]

Aynı zamanda bir başka zekat memuruna insanlara karşı davranışı hakkında şöyle yazmıştır: “Halkı incitmemesini, yalancı saymamasını, iftirada bulunmamasını, onların emiri olduğu bahanesiyle onlardan yüz çevirmemesini emrediyorum. Zira onlar kendisinin din kardeşleri ve Allah’ın hakkını almada yardımcılarıdır.”[23]

Yine Mısır valisi, Muhammed b. Ebi Bekir'e insanlara karşı nasıl davranması ve idari işlerde adaletten ayrılmaması hususunda şöyle yazmıştır.”Onlara karşı mütevazi ol, yumuşak dav­ran, güler yüzle muamele et. Bakışta da, görüşte de bir tut onları. Böylece büyükler kendilerine meylettiğini dü­şünüp onlar adına zulmetmeni istemesinler, zayıflar da adaletinden ümitsizliğe düşmesinler.”[24]

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) sürekli olarak valilerine duygusal bir ruha sahip olmalarını insanlara karşı samimi ve sıcak ilişkiler içinde bulunmalarını, şiddetten kaçınmalarını ve mümkün mertebe öfkeden uzak olmalarını önemle tavsiyede bulunmuştur. Burada zikrettiklerimiz ise, sadece birkaç örnek teşkil etmektedir.

Bütün bu tavsiyelerin ve önemle vurgulamaların sebebi aslında dini önderlerin risaletinin ve İslami hakimlerin görevinin dünyada ne olduğu ile ilgilidir. Onlar şüphesiz toplumda sevgi bağlarını kurmak, toplum bireylerini inkar yerine imana sevk etmek ve düşmanlardan çok dostlar kazanmak için başa geçmişlerdir.

Elbette şu nükteyi de göz önünden uzak bulundurmamak gerekir ki Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) her ne kadar iyi davranmayı ve yumuşak olmayı İslam devleti için gerekli görmüşse de bazen öfke ve şiddet de kaçınılmaz olmaktadır. Esasen her devletin bekası bazen böyle bir metoda başvurmasına bağlıdır. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) valilerinden birine yazmış olduğu mektupta şöyle buyurmuştur: “Şiddetli mua­melene biraz yumuşaklık kat; yumuşak davranman ge­rektiğinde sert davranmaktan kaçın. Sert davranman gereken yerde de sert davran.”[25]

 

Makam ve Mevki Karşısında Ülke Yöneticilerinin Etkilenmemesi

Ne yazık ki bazı kapasitesiz insanlar bir makam ulaşınca hemen değişmektedir. Normal hallerinde böyle olmayan bu insanlar, hatta böyle sıfata sahip olan kimseleri şiddetle kınamaktadırlar. Gerçekten bu insanlar, neden böyledir. Acaba makam ve mevki elde etmek veya servet sahibi olmak, insanın hakiki şahsiyetini veya varlıksal mahiyetini değiştirebilme gücüne sahip midir? Hz. Ali (a.s) ordu komutanlarına yazmış olduğu bir mektupta bu hakikati dile getirerek şöyle buyurmaktadır: “Emir sahibinin eline bir mal geçtiğinde veya bir nimete özgü kılındığında emri altındakilere karşı değişmemesi gerekir. Aksine Allah’ın kendisine verdiği nimetler, O’nun kullarına yakınlaşmasına ve kardeşlerine karşı merhametli olmasına neden olmalıdır.”[26]

Hz. Ali'ye (a.s) göre idareci insanlarda bu tür bir değişim doğru değildir. Özellikle de Müslümanların önderinin gözetiminde olan ve onun izniyle siyasi ve toplumsal faaliyetlerini yürüten yöneticilerin bundan şiddetle kaçınması gerekir. Şüphesiz böyle bir makam sahibi olan kimse her açıdan örnek olmalı ve İslam ümmeti için güven icat etmelidir. Bütün yöneticiler, hizmet aşığı olmalıdır; kudret ve riyaset düşkünü değil. Şüphesiz bu durumda yönetici kimseler Allah'ın inayetine mazhar olacak, bir avuç insanın dalkavukluğuna kendilerini muhtaç görmeyecek ve sürekli olarak Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye (a.s) uyarak zorbalar için yaygın olan yalakacılıktan uzak duracaklardır.

“Benimle zorbalarla konuştuğunuz gibi konuşmayınız.”

Evet Ali (a.s) sürekli olarak dünyevi menfaatler elde etmek, idarecilerin rızayetini kazanmak, beytülmali talan etmek veya bir devlet makamı edinmek üzere kendisine yalakacılık eden kimselere birkaç gün daha fazla kudrette kalmak için hiçbir zaman ihtiyaç duymamıştır. Oysa görüldüğü gibi bütün bunlar zorba ve diktatör yöneticiler için sıradan işler konumundadır.

Hz. Ali (a.s) hiç kimseye, kendisine karşı yalakacı olmasına izin vermemektedir. Dolayısıyla kimseye karşı kendisini borçlu hissetmemekte, aşağılık kimselerin meşru olmayan isteklerine kulak vermemektedir. Bu yüzden Hz. Ali'nin (a.s) sürekli kendisine bir takım menfaatçi kimseleri düşman ve hoşnutsuz ettiği söylenmiştir. Aslında bu, Hz. Ali'nin (a.s) övünç kaynaklarından biridir. Mukaddes hedeflerini hayata geçirme peşinde koşturan idealist devrimci kimseler, “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfüdür. Allah'ın lütfü ve ilmi geniştir.”[27] ayeti gereğince menfaatçi insanları kendisine düşman ve hoşnutsuz kılmaktadır. Bu yüzden her ne kadar dostlarından çok olmasa da kendi zamanındaki düşmanları hiçbir zaman az olmamıştır. Eğer Hz. Ali'nin (a.s) şahsiyeti tahrif edilmez ve olduğu gibi gösterilseydi, bir çok dostluk iddiasında bulunan kimseler, kendisine düşman olurdu. [28]

Bu esas üzere Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) herkese ve özellikle de insani olmayan hedeflerine ulaşmak için kendisine yalakacılık eden kimselere her türlü özür kapısını kapatarak şöyle buyurmaktadır: “Ben, sizden nefsimi büyütmenizi (yalakacılık etmenizi) beklemiyorum.”[29]

 

Halka Teveccüh ve Yoksullara Yardımcı Olmak

Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye (a.s) göre toplumda yoksul ve fakir olan insanlara yardımcı olmak, yöneticilerin temel bir görevidir. Zira halk kesimleri içinde yoksul olanlar, adalet ve insafa herkesten daha çok muhtaç konumdadır.

Özellikle zorbalık ve diktatörlük esasları üzerine kurulu olan devletler, daha çok zengin ve etkili sınıflara teveccüh etmekte ve tüm gücünü onların sınırsız isteklerini temin etme yolunda harcamaktadır. Bu arada teveccüh edilmeyen tek sınıf, toplumun mahrum ve zayıf kesimidir. Böylesine diktatör bir devlette yer alan yöneticiler, sürekli olarak toplumun yoksul kesiminin haklarını ortadan kaldırmaya çalışmakta ve usulen onları dikkate bile almamaktadır. Dolayısıyla özgür insanların lideri olan Hz. Ali (a.s) toplumdaki fakir insanlara yardımcı olmak ve onların hakkını almak hususunda çok güzel sözler söylemiş; kıyamete kadar baki kalacak olan unutulmaz, doğru ve mantıklı delillerle iç içe önemli tavsiyelerde bulunmuştur. Aslında Hz. Ali'nin (a.s) bu konudaki bütün sözleri insanlık tarihine geçmiş nurlu ve unutulmaz hakikatlerdir. Örneğin Hz. Ali'nin (a.s) şu sözüne dikkat ediniz: “Allah için, Allah için, hilesi düzeni olmayan aşağı tabakayı gö­zet. Onlar yoksul, muhtaç, darlıktan bunalmış, dertlerle boğuşan, kazançtan aciz kişilerdir. İçlerinde dilenenler olduğu gibi, bir şey uman fakat, kimseden bir şey iste­meyenler de vardır. Allah onlara bir hak tayin etmiş ve senden de ona riayet etmeni istemiştir. O halde onu korumaya çalış. Onlara beytülmalinden bir pay ayır ve her şehirde İslam’a (devlete) ait arazilerin gelirlerinden de bir pay ver. Zira o şehre uzak olanların da, yakın olan kimseler gibi hakkı vardır. Senden uzak ve yakın herkesin hakkına riayet etmen istenmiştir.”[30]

Özgür insanların önderi Hz. Ali (a.s) Mısır valisine yazmış olduğu bu mektubunda zalim idarecilerin kurbanı olan yoksullara yardımcı olmayı önemle vurgulamış ve hiçbir zaman yöneticiler tarafından saygı görmeyen bu insanlara hizmet etmeyi teşvikte bulunmuştur. Valisine bu gruba yardımcı olmaktan gaflet etmemesini emretmiş, zenginlere teveccühün yoksullara hizmete engel olmamasını hatırlatmıştır. Zira yoksul insanların eli bir yere varmamakta veya sahip oldukları haya sebebiyle ihtiyaçlarını dile getirememektedirler. Dolayısıyla bu grup asla unutulmamalı ve yönetici kimseler, bu tür insanların elini tutmaktan gaflet etmemelidirler.

Ali (a.s) mahrum, yalın ayaklı ve muhtaç kimselerin haletini çok iyi bilmektedir. Aynı zamanda bunların karşısında yer alan ve tür olarak mal ve makam düşkünü bulunan kimseleri de çok iyi tanımaktadır. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) Mısır valisine, etrafına toplanan zenginlerin baskısının kendisini etkilememesini ve sonuçta fakirlere yardımdan geri kalmamasını hatırlatmaktadır. Zira devletin varlığını koruyan ve aynı zamanda devlet düzeninin siyasi yapısını güçlendiren kesim de toplumda yer alan bu zayıf ve yoksul kesimdir. Zira bu grup çok önemli bir takım özelliklere sahip bulunmaktadır. Onlar, bir çok ihtiyaçlarına rağmen sahip olduklarıyla yetinmekte ve yöneticilerden haddinden fazla bir beklenti içinde bulunmamaktadırlar. Zatları gereği, mal biriktirmeye meyletmemekte ve bütün alanlarda devlet için sağlam bir dayanak olmakta, her türlü tehlikeler karşısında devleti savunmaya öncülük etmektedirler.

Takva sahiplerinin mevlası olan Hz. Ali (a.s) Malik-i Eşter'e yazmış olduğu uyarıcı mektubun devamında, bu konuda çok önemli tavsiyelerde bulunmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Gurur ve şımarıklık seni onlardan gafil kılmasın. Zira önemli işlerle meşgul olman, küçük sayılan işlere bakmana mazeret olamaz. Böyle bir özür kabul de edilemez. Önemli saydığın işlere dalman, sana onları unutturup yüz çevirtmesin.

Onlardan, insanlar tarafından hakir görülen fakat, gelip sana dert anlatmayanları ara bul. Onları bulmak, hallerini anlamak için, Allah’tan korkan, büyüklenmeyen, mütevazi kişiler yolla da o kimselerin durumlarını sana iletsinler. Sonra insanlar hakkında buluşma gününde Allah’a mazeret getirebileceğin bir şekilde davran. Fakirler ve sefiller, insanlar içinde insafa en fazla layık kişilerdir. Haklarını eda etmede, Allah katında bir mazeretin olacak şekilde hareket et. Bir hile yapmayan, kimseden bir şey istemeyen yetimlerin, yaşlıların hakkını da gözet. Bu valilere ağır bir yüktür. Fakat hak, bütünüyle ağırdır. Allah, yalnızca güzel bir akıbet isteyen, sabretmeye zorlayan ve Allah’ın kendisi hakkındaki vaadine güvenen insanlara o yükü hafifletir.”[31]

 

Genel Katılım Kültürünün Yaygınlaştırılması

Meşveret ve benzeri yollarla ülke genelini ilgilendiren hususlarda karar almaya halkın katılımının sağlanması da Hz. Ali'nin (a.s) ülke idaresi hususunda edindiği bir ilke idi. Esasen Hz. Ali'ye (a.s) göre meşveret ve danışma, devletin önemli esaslarından biri olup toplum idaresinde mantıklı ve doğru bir metottur. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) valilerine yazdığı mektupların çoğunda halk ile özellikle de bilginlerle dayanışma içinde olmayı önemle tavsiyede bulunmuştur. Örneğin toplumda zulmü engellemek ve düzeni sağlamak için Malik-ı Eşter'e hitaben şöyle buyurmuştur: “İdaren altındaki ülke işlerini düzenlemek ve senden önceki insanların ortaya koyduğu şeyleri ayakta tutmak için daima ulema ile görüşmeyi, hikmet sahipleriyle tartışmaları çoğalt.”[32]

Aslında siyasi şahsiyetler, meşveret ve danışma içinde olmaksızın bir karar alma hakkında sahip değillerdir. Zira bu iş, toplumun menfaatlerini zedeleyebilir ve sonuçta da toplum bireylerinin hakkının çiğnenmesine neden olabilir. Bu yüzden İmam (a.s) Malik'e hitaben şöyle yazmıştır: “Memurların işleri konusunda çok dikkatli ol. Onları denedikten sonra görevlendir. Dostluk sebebiyle ve başkalarına danışmadan tayin etme. Çünkü bu ikisi (dostluk sebebiyle ve başkalarına danışmadan tayin etmek), zulüm ve hıyanet şubelerinin bir araya gelmelerine sebep olur.”[33]

Görüldüğü gibi Hz. Ali'nin (a.s) devletinde her şeyden daha önemli görülen ve toplumun siyasi bekasını sağlamada etkili ve yapıcı kabul edilen başlıca mesele, ülke ile ilgili olarak alınan kararlarda, halk ve toplumdaki siyasi şahsiyetlerle dayanışma içinde olunmasıdır.

Bugün kalkınmakta olan ülkelerin önemli sorunlarından biri de halkın ülke ile ilgili olarak alınan önemli kararlarda hiçbir rolünün olmamasıdır. Bunun en büyük sebebi de halkın yöneticileri kendisine yabancı hissetmesidir. Bu iş önemli ve kader tayin edici hususlarda karar alırken, halkın devletin yanında yer almamasına ve hiçbir katılımda bulunmamasına neden olmaktadır.

Devlet, doğru, düzenli ve etkin bir teşkilata sahip olmalıdır. Bu yolla programlarında ve siyasi yatırımlarında, halkın görüşlerinden istifade etmeli ve siyasi, iktisadi ve toplumsal alanlarda halkın etkin bir katılımda bulunmasını sağlamalıdır. Halk da kendisini devletin programlarında, başarılarında ve zaaflarında böylece ortak görmeli, muhtemel sorunların ortaya çıktığı zamanlarda bütün gücüyle dayanmalı ve direnmelidir. Başka bir tabirle, kendisini devletten kabul etmeli ve ülkenin sorunlarını halletme hususunda devletle el ele vermeli, ülkeyi kalkındırmada adım adım yardıma koşmalıdır. Şüphesiz bir toplumda böyle bir ruh haletinin varlığı o toplumun kalıcı bir kalkınma gerçekleştirmesi için başarılı olduğunun bir nişanesidir.

Burada hatırlatılması gereken önemli bir husus da toplumda kanun çerçevesinde yaratılacak siyasi, açık bir atmosferin de bütün toplumsal, iktisadi ve siyasi işlerde halkın katılımını sağlamada önemli bir role sahip olmasıdır. Toplumda açık bir siyasi atmosferin varlığı, bütün işlerde halkın katılımını temin etmeye yarar. Ama bu tek başına yeterli bir şart değildir. Elbette bu ilkenin hayata geçirilmesi, idare türüne ve sorumluların davranış tarzına da bağlıdır. Zira devlet idarecilerinin uygunsuz davranışları, halkın genelinin incinmesine ve soğumasına neden olabilir. Dolayısıyla da halk böyle bir durum karşısında sorumlulara karşı soğuk ve ümitsiz bir hale gelir, tabiatıyla da o durumda toplum bireyleri ülkeyi ilgilendiren önemli hususlarda katılımdan uzak bulunur.

 

Muhammed Hüseyin

 Muhtari Mazenderani



[1] Nehc’ul Belağa, Suphi Salih, 216. hutbe

[2] Beka ve Zeval-i Devlet, Abdülkerim b. Muhammed, s. 70; Tevsee-i Siyasi ez- Didgah-i Ali (a.s), Ali Ekber Ali Hani’den naklen

[3] Nehc’ul Belağa, Seyyid Cafer Şehidi, 53. mektup

[4] A. g. e

[5] Nehc’ul Belağa, 34. mektup

[6] Nehc’ul Belağa, Seyyid Cafer Şehidi, 53. mektup

[7] Nehc’ul Belağa, 20. Mektup

[8] Nehc’ul Belağa, 41. mektup

[9] A’raf suresi, 85. ayet

[10] Nehc’us- Saade fi Mustedrek-i Nehc’il Belağa, Muhammed Bakır Mahmudi, c. 14, s. 144; Tevsee-i Siyasi ez- Didgah-i Ali (a.s), Ali Ekber Ali Hani’den naklen

[11] Nehc’ul Belağa, 59. mektup

[12] Nehc’ul Belağa, 215. hutbe

[13] Nehc’ul Belağa, 53. mektup

[14] el-Garat, c. 2, s. 533; Tevsee-i Siyasi ez Didgah-ı Ali (a.s) Ali Ekber Ali Hani’den naklen

[15] Nehc’ül- Belağa, 79. mektup

[16] A. g. e. 224. hutbe

[17] Nehc’ül- Belağa, 37. hutbe

[18] Nehc’ül- Belağa, 59. mektup

[19] el-Fusus’ul İlliye, s. 117

[20] Nehc’ül- Belağa, 53. mektup

[21] Nehc’ül- Belağa, 53. mektup

[22] Nehc’ül- Belağa 25. mektup

[23] Nehc’ül- Belağa, 26. mektup

[24] Nehc’ül- Belağa, 27. mektup

[25] Nehc’ül- Belağa, 46. mektup

[26] Nehc’ül- Belağa, 50. mektup

[27] Maide suresi, 54. ayet

[28] Cazibe ve Dafia-i Ali (a.s), Üstat Şehit Mutahhari

[29] Nehc’ül- Belağa, 216. hutbe

[30] Nehc’ül- Belağa, 53. mektup

[31] Nehc’ül Belağa, 53. mektup

[32] Nehc’ül Belağa, Seyyid Cafer Şehidi, 53. mektup

[33] A. g. e.



  • Sayı(2) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved