• Tarih: 2010 Nisan 15

Küçüklük Duygusu ve Yarattığı Etkiler


           


Yaklaşık olarak bütün insan bireylerinde az çok bulunan duygulardan biri de küçüklük duygusudur. Bu duygu bir taraftan insanları kemaline ermeye ve kemale ulaşma yollarını düşünmeye sevk eden önemli duygulardan biridir. Bu duygu insan için hareket temelini oluşturmakta ve küçüklükten büyüklüğe ulaşmasına neden olmaktadır. Ama bir yandan da yıkıcı etkileri olabilir. Öyle ki insanın varlığında çok acı bir şekilde kök salabilir, hareket ve büyüklüğe geçiş yerine uygunsuz ve anormal davranışlar sergilenmesine de sebep olabilir. Küçüklük duygusu, iki yüzü olan bir madalya gibidir. Bir tarafı insanın yüceliğini içermektedir. Diğer tarafı ise insanın çöküşüne neden olmaktadır. Bu esas üzere, insanın başarısı ve yenilgisi bu küçüklük duygusuna karşı sergilediği tavrına bağlıdır. Ama insan bireylerinin tümü yüce bir izzet-i nefse sahip olmadığı için bu küçüklük duygusuyla karşı karşıya geldiğinde yalancı veya sapık telafi yollarına başvurmaktadır. Gerçeklerden kaçış mekanizması, hayallere yönelmek, sorumluluktan kaçmak, gösteriş ve riyakarlık, dikkat çekmek, şahsiyetlere karşı terör uygulamak, başkalarını tahrip etmek, gıybet, töhmet, alay ve benzeri yollara başvurmak, geçici lezzetlere ve uyuşturucu maddelere yönelmek, entel olduğunu göstermeye çalışmak, kimliğini kaybetmek, kimliksiz hale gelmek, şüphelendirmek, geleneklere aykırı hareket etmek ve makam düşkünlüğü bu yalancı telafi metotlarından birkaç örnek sayılmaktadır.

 

Küçüklük Duygusunun Kavramsal Yorumu

Bazı yazılarda göze çarpan aşağılık duygusu, kendini küçük görme psikolojisi ve aşağılık kompleksi gibi tabirler, olumsuz anlamları içermektedir. Bu duygularda hiçbir olumlu boyut mevcut değildir. Ama küçüklük psikolojisinde sadece olumsuz anlam göz önünde bulundurulmamıştır. Bu açıdan hem yıkıcı olabilir ve hem de yapıcı ve harekete geçirici olabilir. Bunun yanı sıra bu kavram ve tabirler de “inferiority feeling” kavramının lügavi tüm özelliklerine sahip olan küçüklük duygusundan daha iyi ve dakik bir şekilde asli kavram ile örtüşemez.

H. J. Eysenck (1975) , A. Reber (1985) ve A. M. Alhefny (1994) bilginleri küçüklük duy gusunun zayıflık ve güçsüzlük duygusu olduğuna inanmaktadırlar. Bu duygu çocukluktan beri bütün insanlarla birlikte bulunmaktadır. Bedensel veya ruhsal noksanlık olduğu taktirde şiddet kazanmaktadır ve insanı ümitsizliğe ve mutsuzluğa itmektedir. [1]

J. Raymond (1985) , A. Adler (1927) ve diğer psikologlar ise küçüklük duygusunun en değerli duygu olduğuna inanmaktadırlar. Onlara göre de bu duygu, insanı kendi kemaline ulaşmaya sevk etmektedir. [2]

Bu esas üzere özet olarak şöyle söylenebilir: Bizim yenilgimiz, itilip kakılmamız, mutsuzluklarımız ve reddedilişimiz neticesinde ortaya çıkan ve insanı herkesi kendisinden üstün ve kendisini ise herkesten küçük ve kabiliyet yoksunu görmesine neden olan duygu, şüphesiz olumsuz olan küçüklük duygusudur. Hareket ve küçüklükten büyüklüğe geçiş vesilesi olan duygu ise, olumlu ve faydalı olan bir küçüklük duygusudur.

Küçüklük Duygusu ile Diğer Benzeri Ahlaki Sıfatlar Arasındaki Çizgi

Küçüklük duygusuna kapılan bir insan, öfke, kötümserlik, utangaçlık, uzlet ve bazı olumsuz ahlaki sıfatlara sahiptir ki bunların tümü de insanın kendinde hissettiği küçüklük ve aşağılık duygusundan kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak küçüklük duygusunu tevazu gibi diğer benzeri ahlaki özellik ve sıfatlarla karıştırmamak gerekir. Eğer bir kimse konuşmak yerine susmayı tercih ediyorsa veya başkaları karşısında mütevazi ve kendini küçük gösteriyorsa ya haramlardan kaçmak için namahrem ile irtibat kurmuyorsa, bu onun küçüklük ve aşağılık duygusuna kapıldığının göstergesi değildir. Bazı hususlarda susmak, toplumsal uyumsuzluk, tevazu, yalnızlık, başkalarıyla irtibat kurmamak, bir kemal ve değer sayılmaktadır. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.a) de Ebu Zer’e yapmış olduğu tavsiyelerinden birinde şöyle buyurmuştur: “Ey Ebuzer! İyi bir arkadaş yalnızlıktan daha iyidir, yalnızlık ise kötü arkadaştan daha iyidir. Hayrı beyan etmek, susmaktan daha iyidir ve susmak kötü söz etmekten daha iyidir.”[3]

Küçüklük duygusu bazen Allah karşısında ortaya çıkmaktadır. Öyle ki insan kendi salt fakir, Allah’ı ise salt zengin görmektedir. Bu da insanın Allah’ın varlıksal dairesini sonsuz görmesi ve kendisini ise nihai derecede küçük kabul etmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ama bu duygu, aşağılık duygusu değildir. Aksine Hak Teala’ya ibadet sayılmaktadır. Ama bazen küçüklük duygusu, tevazu ile karıştırılmaktadır ve bu da şahsın halk karşısında küçüklüğü seçmesi suretindedir ve bu yolla “ben merkezci” konumundan kurtulmayı amaçlamaktadır. Bu küçüklük duygusu tevazu olarak adlandırılmaktadır ve tevazu ise kısaca insanın kendisini başkalarından üstün görmemesini ifade eden nefsi düşüklüktür. [4]

Tevazu, insanın başkaları karşısında zelil olmasına asla neden olmamaktadır. Aksine insanın yükselmesine ve izzet sahibi olmasına neden olmaktadır. Nitekim Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Tevazu, insanın izzet ve yüceliğini artırmaktadır. O halde tevazuyu tercih ediniz ki Allah da sizleri yüce kılsın.”[5]

 

Tevazu ve Kendine Güven

Bazı psikologlar ise şuna inanmaktadırlar ki eğer insan kendisini diğerlerinden daha değersiz ve küçük görecek olursa, aşağılık kompleksine kapılır ve sonuç olarak ve başkalarıyla irtibat kurmakta zorlanır. Asla iyi bir şekilde sohbet edemez. Haddinden fazla utangaçlığa maruz kalır, kendisine güvenini kaybeder, toplumdan kaçar, bir köşeye çekilir. Dolayısıyla tevazu ve insanın kendine güven duygusunu bir araya getirmek, mümkün müdür? Yani insan hem mütevazi ve hem de kendi ruhunu sağlıklı tutabilir mi? Hem kendisini başkalarından küçük görebilir ve hem de ruhsal moral ve enerjisini koruyabilir mi? [6]

Anlaşıldığı kadarıyla insanda ortaya çıkan bir çok hastalıkların kökeni, -aile ve çevrenin etkisini görmezlikten gelmeksizin- Allah’a inanmamak ve ilahi vahyin büyük ve yüce kaynağına dayanmamaktır. Eğer insan bu temel ve önemli noktaya dayanağını kaybedecek olursa, ruhsal buhranların ve olayların saldırısına uğrar, ruhu afetlerin ve hastalıkların hedefi haline gelir. Ama eğer bütün etki ve tepkilerini semavi ölçüler üzere düzenleyecek olursa bir çok sıkıntılardan korunmuş olur. Bu açıdan rivayetlerde tevazu, insanın ilahi olmasıyla anılmıştır. [7]

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Herkim Allah için tevazu gösterirse, Allah onu yüce kılar.”[8]

Eğer insanın başkaları karşısındaki tevazusu ve alçak gönüllüğü sadece Allah’ı hoşnut etmek için olursa ve ameli Allah için halis kılacak olursa, hiçbir aşağılık duygusuna kapılmaz. Bu esas üzere tevazu beğenilmiş bir sıfattır ve de Allah için ihlastan kaynaklanmaktadır. Aksi taktirde zayıflık, yenilgi ve kendini küçük görmekten kaynaklanan tevazunun hiçbir değeri yoktur. [9]

Bu yorum üzere şöyle söylemek gerekir ki eğer insanın başkaları karşısındaki tevazusu sadece ilahi emirlere itaat ve ubudiyet için olursa, bu nefsinin zayıflığına neden olmadığı gibi, tam aksine insanın övünç ve kıvanç içinde olmasına neden olmaktadır.

“Bir yağmur damlası buluttan damladı da utandı denizin genişliğini görünce

Ki denizin olduğu yerde ben kimim, eğer o varsa gerçekten ben yokum

Kendine küçüklük gözüyle baktığı zaman yanında bir sedef yetişti

Küçük olduğu için yüceldi ve yokluğu seçtiği için var oldu.”[10]

Ubudiyetin açıklanması (insanın Allah karşısında küçülmesi) ve tevazunun beyan edilmesi (Allah için başkaları karşısında küçülmek) neticesinde küçüklük duygusu kavramı daha da bir aydınlığa kavuşmaktadır. İnsan kendisini başkalarıyla kıyasladığı zaman, zayıf ve güçsüz görecek olursa, artık herhangi bir işe teşebbüs noktasında kendisini yeterli göremez.

 

Zati Küçüklük Duygusu

Bu tür küçüklük duygusu, doğumdan ölünceye kadar insan ile birliktedir. Bu küçüklük insanın sürekli kemali aramasına ve bağımsızlığı elde etmek için çaba göstermesine neden olmaktadır. İnsan kalbinde ve yüreğinde kemale aşık halde bulunmaktadır ve sürekli kemali arzu etmektedir. Ahlak ve kelam alimleri bu kemali talep etme duygusunu fıtrat olarak adlandırmaktadır. Gerçi kemali teşhis noktasında ve kemalin nerede olduğu hususunda bir takım ihtilaflar vardır. Ama bu hakikat asla inkar edilemez ki insanlar kemale aşık halde bulunmaktadırlar. Kemalin herhangi bir mertebesine ulaştıkları zaman hemen o yeni bir kemalin peşine düşmektedirler ve o daha kamil hedeflerine ulaştıkları taktirde, ondan daha kamil bir mertebeyi talep etmektedirler. Bu zati küçüklük duygusu insanı kemalin hiçbir mertebesinde hareketten alıkoymamaktadır. Bu esas üzere insan, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde mutlak kemale aşıktır ve sürekli kemali, mutlak kemal ile mukayese ederek kendisini zayıf ve nakıs görmektedir. Sonuç olarak da içindeki aşk ateşi alevlenmekte ve kat kat daha büyük bir hızla harekete geçmektedir.

Bilinçli bir şekilde bu yolu kat eden insanlar, mutlak kemale oranla kendisini mutlak noksan görmektedir ve bu sahip oldukları her şeyi mutlak kemal tarafından görmektedirler. İşte burada insan olumlu küçüklük duygusuna erişmektedir ve kendiliğinden hiçbir şeye sahip olmadığını görmektedir. Var olan her şeyin mutlak kemale ait olduğunu kabul etmektedir. [11] Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde şöyle yer almıştır: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız”[12]

Bu zati küçüklük duygusu insanda sürekli olarak vardır ve insanı sürekli olarak kemal diye düşündüğü şeyi aramaya sevk etmektedir. İlim aramak, güzelliği talep etmek, kudreti arzulamak ve benzeri sıfatlar bu kemali isteme duygusundan kaynaklanmaktadır.

 

Olumlu Küçüklük Duygusu

İnsan varlık alemine ayak bastığı gün, hiçbir şey bilmemektedir. Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı[13]

Bu duygu, insanın zihni ve cismi açıdan gelişmesine, büyümesine ve zayıflıklarına üstün gelmesine neden olmaktadır. Bu esas üzere çocuk, bu gelişimler hususunda bir tür üstün gelme duygusuna kapılmaktadır ve anlaşıldığı kadarıyla böyle bir arzu ve istek, insanın ruhani ve manevi varlığını bina etmesi hususunda zaruret arz etmektedir. Bu esas üzere söz konusu belli temayüller, bir an için ihtiyacını karşılayan salt tanıma merhalesiyle yetinmemektedir. İnsan, karşısındaki varlığı daha çok tanımaya, daha çok bilmeye yönelmektedir. Böylece sormaktadır, denemektedir ve araştırmaktadır. Her şeye müdahalede bulunmak istemektedir. Sürekli olarak zaruri şeyler alanından, daha üstün bir alana ayak basmaya çalışmaktadır. Her an daha yüce bir ufuğa doğru uçmaya çalışmaktadır. Bu esas üzere rağbet halkaları hızla büyümektedir ve içinde yüzdüğü dünyayı fethetmeye ve elde etmeye doğru adım atmakadır. Ama hayatının ilk günlerinde yenemediği bir takım engeller, varlıksal kalkınmasına ve büyümesine engel teşkil ederse ve hedeflere ulaşmasını imkansız hale getirirse, insan çok dikkatli olmalıdır. Yüce bir izzet-i nefse sahip olan organsal, bedensel veya ruhsal küçüklük duygusundan sıkıntı çeken kimselerde küçüklük duygusu, savaşçı bir içgüdü gibi bir hareket kaynağı haline gelmektedir. Bu durumda adeta zayıf noktalarına şöyle demektedir: “Sen bana üstün geleceğini mi sanıyorsun? Böyle düşünüyorsan yanlış yapıyorsun, ben mutlaka sana üstün geleceğim.” Hemen ardından bu zayıf noktalarına üstün gelmek için sadece telafi etmekle hoşnut olmamaktadır. Aksine defalarca telafi etmeye yönelmektedir. Öyle ki bu zafer yolunda bütün enerjisini ve gücünü kullanmaktadır. Sadece bedensel zayıflığını ortadan kaldırmakla yetinmemektedir. Aksine bu zayıf organını normal haddinden daha güçlü bir hale getirmektedir.

Bu kat kat telafi etmenin en açık örneği Yunanlı meşhur hatip, Demosten’in durumudur. Demosten, gençlik yıllarında utangaç ve kekeme biriydi. Sonraları, bu noksanlığına üstün gelmekle yetinmedi, aksine asrının en büyük hatiplerinden biri haline geldi. [14]

A. Adler ise yaptığı bir araştırmasında açıkça gösterdiği gibi meşhur ressamların %70’i görme bozukluklarından birine müptela olan kimseler olmuştur. Bu esas üzere bir çok hususlarda eksikliklerine üstün gelme hissi, başarıya ulaşma ve kabiliyetlerinin ortaya çıkma vesilesi olmuştur. [15]

Küçüklüğünü yokluğu insanı sıkıntıya düşüren türden yüce bir sıfatla telafi etmek, hakikatte yenilgiyi telafi etmenin en yüce ve önemli yoludur. Ama sürekli durum böyle değildir. Zira çeşitli engeller ve sebepler, insanın değişim yolunda ortaya çıkmakta ve bu gelişime engel olmaktadır. Böylesi durumlarda küçüklük duygusuna kapılmak, insanda şiddet kazanmaktadır ve bu duyguyu insanın ruhuna yerleştirmektedir. Bu durumda insan, nasıl bir tavır sergilemelidir? İnsan bu durumdan korunmak için ne yapmalıdır? Söylendiği gibi yüce bir izzet-i nefse sahip olan insanlar, böylesi durumlarda kat kat telafi etme yoluna başvurmakta ve küçüklüklerine üstün gelmeye çalışmaktadırlar. Ama bazıları bu küçüklükleriyle savaşamamaktadır, bu duygularına üstün gelememektedirler ve dolayısıyla da dengelerini yitirmektedirler. Başka bir ifadeyle onlar, noksanlıklarını kabullenmekte, zayıflık ve ümitsizliğe kapılmaktadırlar. Bu durumda hastalık ifade eden bir küçüklük duygusuna kapılmaktadırlar. A. Adler, şuna inanmaktadır ki bir çok anormal davranışların kökü bu olumsuz küçüklük duygusundan kaynaklanmaktadır. [16]

 

Hastalıksal (olumsuz) Küçüklük Duygusu

Adler (1870-1937) adlı bilgin Avusturyalı bir ruh bilimci, mukayeseli bireysel psikoloji biliminin kurucularından ve de küçüklük duygusu hakkında görüş sahibi olanlardan biridir. Adler’e göre hastalıksal küçüklük duygusu; bedensel, zihni, toplumsal, hakiki veya hayali noksanlık türünden kaynaklanabilir. Böylece küçüklük duygusunun asıl nedeni mutsuzluklar ve güçsüzlükler sonucunda insanda ortaya çıkan ruhsal ve zihni bir durumdur.

 

Küçüklük Duygusunu İcat Eden Etkenler

-Bedensel Özürlülük

Küçüklük duygusu bedensel eksiklik ve yetersizlikler neticesinde ortaya çıkabilir. Bir organ eksikliği neticesinde birey kendisini başkalarından eksik ve noksan hissedince bu küçüklük duygusuna kapılmaktadır. Dolayısıyla kemale olan aşk insanda fıtri olduğu gibi, noksanlıktan nefret etmek duygusu da fıtri bir duygu sayılmaktadır. Bu açıdan noksanlık ve ayıp, fıtratın nefret ettiği bir şeydir. Bir şahıs kendisini noksan hissedince ister istemez kendisinden nefret etme duygusuna kapılmaktadır. Böylece de artık kendi kendisini bile kabullenmemekte ve kendi kendisine inanmamaktadır. [17]

Aciz veya noksan olan bir kimse yetersizlikler karşısında hakikatte iki defa acı çekmektedir. Birincisi kendisini kendi alanında daha küçük bir konumda görmektedir. İkincisi ise dostları ve etrafındakiler tarafından alaya alınınca bu sıkıntıyı çekmektedir. [18]

Hastalıksal küçüklük hislerine maruz kalan kimselerde bu his, etrafındakilerin kendisini kollaması ve başkaları tarafından merhamet edilmeleri beklentisini doğurmaktadır ve böylesi kimseler asla kendi güçlerini denemeye yönelmemektedir ve sonuç olarak da kendileri hakkında olumsuz bir değerlendirmeye kapılmaktadır. [19]

 

b-Aile etkeni

Aile ortamı da başlangıçta sıradan bir şey olan küçüklük duygusunu iki şekilde olumsuz olarak şiddetlendirmektedir:

1- Çocuğun kolay bir konumda büyümesi, nazlı terbiye edilmesi, haddinden fazla sevgi gösterilmesi, anne babanın çocuğun üstüne titremesi ve bütün isteklerinin yerine getirilmesi çocuğun sadece ilk ihtiyaçlarını temin fikrinde kalmasına sebep olmaktadır. Böylece bu çocuk varlıksal ve yüce ihtiyaçlarını tanımaktan aciz kalmaktadır. Musibetler ve ilahi imtihanlar hiç şüphesiz insanı geliştirmektedir ve gizli olan kabiliyetlerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aksi taktirde şiddetli rahatsızlıklarla karşılaşıldığı zaman insanda bir tür hazırlığın ve kabullenme haletinin olmayışı durumunda, insan güçsüz düşmekte ve sorunları artmakta, içindeki küçüklük duygusu şiddet kazanmaktadır.

2- Anne ve babanın çocuğa kötü davranması ve ona karşı itici hareket etmeleri de bazı çocukların asla muhabbeti tatmamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla çocuk olumlu anlamda diğerleriyle asla irtibat kuramamaktadır ve sonuç olarak da inziva ve şaşkınlık içince bocalayıp durmaktadır. Bu kimseler sorunlarla karşı karşıya geldikleri taktirde sorunlarını haddinden fazla büyüterek ve kendi içindeki güçlerini görmezlikten gelerek sorumluluk kazanmaktan kaçmaya çalışmaktadırlar.

c-Pedagojik etkenler

1-Kınama: Çocuğun pedagoglar tarafından kendi arkadaşları arasında kınanması, çocukların gücünden fazlasını beklemek, çocuğa yüklenemeyeceği sorumlulukları havale etmek ve çocuk için büyük ve ulaşılmaz hedefler tayin etmek de küçüklük duygusunun şiddet kazanmasına sebep olmaktadır. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah, iyilik hususunda çocuğuna yardım eden kimseye rahmet etsin.” Orada hazır bulunanlar şöyle sordular: “İnsan iyilik etme hususunda çocuğuna nasıl yardımcı olabilir? “ Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular:

“a- Çocuğun kendi gücü oranında yaptığı şeyleri kabul etmesi

b- Çocuk için yapılması ağır ve imkansız olan şeylerin kendisinden istenmemesi

c- Çocuğu günaha ve isyana sevk etmemesi

c- Çocuğa yalan söylememesi ve karşısında ahmakça işler yapmaması.”[20]

2- Yersiz Kıyaslar: İnsanda küçüklük duygusunu şiddetlendiren etkenlerden birisi de yersiz mukayeselerde bulunmaktır. Eğitim ve öğretim sorumlusu olan kimseler, bu önemli hususa çok dikkat etmelidirler ki şahsı başkasının huzurunda herhangi birisiyle mukayese etmek de insandaki güçsüzlük ve hakaret duygusunu kat kat artırmaktadır ve insanın içinde öylesine büyük bir hüzün yaratmaktadır ki böylece o insan, çaresizliğe, donukluğa ve inzivaya düşmektedir.

Çocuğun anne babasının sıkı davranması, gücünün üstünde doğru olmayan beklentiler içinde olması da çocukta küçüklük duygusunu şiddetlendirmektedir. Dolayısıyla istek ve beklentilerin düzeyi, çocuğun yaşı, gücü ve kabiliyeti ve içinde yaşadığı atmosferle uyum içinde olmalıdır. Bir çok kimseler, çocuğunu büyük zannetmektedirler ve büyüklerden beklenilen şeyleri çocuklarından beklemektedirler. Dolayısıyla da çocuktan gücünün üstünde bir beklenti içinde olmak, o şahsı küçük düşürmektedir. Gücünün yetmediği işlere teşebbüste bulunmak da insanı aşağılık kompleksine düşürmektedir. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “İmanlı insanın, kendisine küçüklük ve düşüklük ortamını sağlaması doğru değildir.” Oradakiler şöyle arz ettiler: “Nasıl olur da insan kendisinin aşağılık ve düşüklük haletine düşmesine ortam sağlar.” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “İnsan, (örneğin) gücünün yetmediği işleri yapmaya yeltenmektedir (ki bu doğru değildir) .”[21]

İnsanın layık olmadığı bir sorumluluğu yüklenmesi, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şeyi söylemesi ve gücünün yetmediği işleri yapmaya teşebbüste bulunması da küçüklük ve aşağılık duygusuna kapılmasına neden olmaktadır. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Mümin insanın kendisini küçük düşürmesi uygun değildir.” Etrafındakiler şöyle sordular: “İnsan nasıl olur da kendini zelil kılar? “ İmam sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Layık olmadığı işlere müdahalede bulunması ve sonunda da ondan dolayı özür dilemesidir.” [22]

İnsanın gücünün yetmediği şeylere teşebbüste bulunmasının zararlı sonuçlarından biri de yalan söylemeye yeltenmesidir. Zira yalan söylemek ile aşağılık duygusuna kapılma arasında çok yakın bir ilişki vardır. Her birinin şiddetlenmesi, batıl bir devir içinde diğerinin şiddetlenmesine sebep olmaktadır.

 

Düşüklük ve Aşağılık Kompleksinden Kaynaklanan Yalan

Yalan; aşağılık kompleksinin şekil değiştirmesi ve diğer ruhsal haletlerden korkmaktan ibarettir. Başka bir ifadeyle, ruhsal çıkmazlar ve bireyin deruni zaafları çeşitli şekillerde yalan olarak ortaya çıkmaktadır ve birey, aile ve millet olarak her ne kadar zayıflık ve aşağılık kompleksine daha fazla düşülürse, o oranda da yalan söylemeye maruz kalınır. [23]

Peygamber-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Yalan söyleyen kimse, sadece kendi içinde hissettiği aşağılık kompleksinden dolayı yalan söylemektedir.”[24]

Böylece çocukların yalan söyleme sebeplerinden biri de onlara güçlerinin yetmediği şeyleri zorla yüklemek ve onlardan güçlerinin üstünde bir takım beklentiler içinde olmaktır. Anne ve babanın çocuğa karşı sıkı davranması ve gücünün yetmediği yanlış beklentiler içinde olması da çocuğu yalana sürüklemektedir ve çocukta bu uygunsuz haleti uyandırmaktadır. Dolayısıyla başkalarıyla kıyaslamanın olumsuz etkileri, olumlu rekabette mukayesenin değerli yönlerini görmezlikten gelmeye sebep olacak şekilde davranılmamalıdır.

Eğer insanın zayıf ve güçlü noktaları arasında mukayese edilir ve bireyin kendi maharet ve güçleri kıyaslanacak olursa bu durumda bu söz konusu mukayese, sıkıntı icat etmeyecektir ve de bir çok faydalı etkileri ortaya çıkacaktır.

 Kendisinin başkalarıyla mukayese edilmesine temayül göstermek de aşağılık kompleksine düşmenin diğer bir nedenidir. Hakemlikler diğerlerinden daha çok insanın kendine yönelik olduğu taktirde, olumsuz etkileri daha çoktur. Öyle anlaşılmaktadır ki bu hakemliklerdeki uyumsuzluklar insanın olumsuz duygusal halet içinde olduğu zaman, eleştirilmesine ve kifayetsizliğinin gösterilmesine dikkat edilmesini istemesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla o zaman da başkalarının küçük güçlü noktaları, büyük olarak gösterilmektedir. Bu insanlar genellikle kendi konumlarını haddinden fazla küçük görmektedirler. Oysa o zaman başkalarının konumunu da gerçek haddinden fazla büyük göstermektedirler. [25] Raymond şuna inanmaktadır ki küçüklük duygusu insanın kendisini başkalarıyla kıyaslamasından kaynaklanmaktadır. Raymond bir çok insanın helak olma noktasının mukayese etmek olduğunu dile getirmektedir. Elbette şu gerçeğe de dikkat etmek gerekir ki bazen de mukayese kemal ve üstünlük vesilesidir. Elbette bu mukayese edilen şeye teveccüh edildiği durumda geçerlidir. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Manevi işlerde kendisini, kendisinden büyük kimselerle mukayese etmek, maddi ve dünyevi işlerde ise kendisini, kendisinden daha zayıf ve fakir kimselerle kıyaslamak insanın saadete erme alametlerinden biridir.”[26]

İnsan, maddi ve dünyevi işlerde kendisini başkalarıyla mukayese ederken kendisinden daha düşük olanlara bakmalıdır ki içinde hoşnutluk ve şükür makamı ortaya çıksın. Dünyaya duyduğu hırs ve ihtiras duyguları azalsın. Aynı zamanda manevi ve ilahi hususlarda ise insan, kendisinden yüce kimselere bakmalıdır ki, kemale olan aşk ateşi içinde alevlensin ve bu makama ermek için hareketini kat kat artırsın.

 

B-Toplumsal İlişkiler İçinde Olmamak

İnsan yaratılışından itibaren anlamaktadır ki, kendi bekası ve yok olmaktan kurtulması için toplu bir hayat sürdürmek zorundadır ve böylece ilk önce hayat çerçevesinde, sonra kabilesinde ve bugün de şehirlerde yaşamaktadır. Sonunda da kendisinin ve toplumunun menfaatlerini korumak için çaba gösterme gayreti, kanun şeklinde ortaya çıkmıştır.

Bebekle ilk irtibata geçen ve bebeğin iletişim boyutunu güçlendirme hususunda çok önemli bir role sahip olan kimse annedir. Bu ilk ilişki, iletişimin temel taşıdır ve insanın geleceği hususunda çok etkili bir makamda bulunmaktadır. İnsanın bütün hayatını etkisi altına almaktadır. Zira her türlü sanat mutlaka bir iletişimi gerektirmektedir. Eğer insan bu iletişim hissine sahip olmazsa, herhangi bir ilişki kurma hususunda şüphesiz bir çok sıkıntılara düşecektir.

Bu toplumsal his, gerçi ilk andan itibaren insanla birliktedir, ama bu hisler kamil değildir. Bu hislerin değişim ve gelişim esasları, annesiyle kurduğu irtibattır. Zira ruhsal ve fizyolojik açıdan da anne ve çocuk ile çok sıkı bir ilişki içinde bulunmaktadır. Başkalarını sevmek, kendisini büyük görmeyi terk etmek ve toplumsal olmayan davranışlardan kaçınmak, hiç şüphesiz dengeli yaşamanın temelidir ve insanlığın gelişimini ve tabiatıyla ilerlemesini garanti altına almaktadır. Annenin pedagojik ustalıkları vesilesiyle annenin bebeğin başkalarıyla irtibat kurmaya yönelmesini sağlamaktadır. Eğer anne bu ilişkiyi yardımlaşma boyutunda nasıl terbiye edeceğini bilecek olursa, annesinden elde ettiği ve sonradan kazandığı bütün kabiliyetleri toplumsal his boyutunda odaklaşır.

Sözün irtibat ve katılımının gelişimi için annenin iki önemli görevi vardır: İlk önce, türdeşlerinin varlığı fikrini ilka ederek toplumsal hayat hissini çocukta uyandırmalıdır. İkincisi de çocuğunu terbiye etmenin ilk yılları boyunca bebeğin rağbetini diğerlerine doğru yöneltmelidir. Çocuğu kendisiyle irtibat noktasında tutmamalı ve sabit kılmamalıdır. Bireyin değişimi ise, sadece toplumsal hissi yeterli derecede geliştiği taktirde garanti altına alınmış sayılabilir. Eğer ben başkalarının ilerlemesine ilgi duyuyorsam, benim bireyselliğim garantilenmiş olur. O zaman başkaları için de faydalı olabilirim. Ama eğer kendimi düşünecek olursam, olayları halletme noktasında mutlak şekilde aciz kalırız.

Adler ise birey ve toplum arasında hiçbir çatışma ve çelişki görmemektedir. Ona göre eğer toplumsal düşünceler, gelişmiş olursa, birey sadece kendisini başkalarının bir parçası olarak görmekle kalmaz. Kendisini varlık alemiyle de irtibatlı görür. Toplum bireyleri gözünde toplum maslahatlarını istemek, bireyin menfaati olarak sayılmaktadır. [27]

Eğer bir fert toplumcu olmazsa, hangi yönde hareket etmesi gerektiğini bilemez. Böyle bir şahsın ortaya koyduğu ilk tepki, başkalarından çok insanı kendi kendine teveccüh etmesidir.

 

Şahsi Menfaatler ile Toplumsal Menfaatlerin Çakışması

Adler, teorisinin merkezi çekirdeği konumundaki en esaslı kavram olan toplumsal his yardımıyla –yani iletişim, katılım ve bireyselleşme- hayatta belli bir düzene sokulmuş davranışlar ile düzene sokulamamış cevapları açıklamayı becerebilmiştir. Sapma derecesi ise, genel istekler ve ruhsal dengesizliklerin mahiyetini ve derecesini tayin eden toplumsal isteklerle uzlaşmama haletidir.

Birey, toplumsal ilişkilerinde problem yaşadıkça daha da bir uzlaşmaz hale gelmektedir. Böylesine uzlaşmaz halde bulunan bireyler, çeşitli derecelerde genellikle toplumsal hedeflerle uzlaşmayan bir takım hedefler seçmektedirler. Sonuç olarak da güçlerini hayali bir dünyada boş yere tüketmektedirler. Onların gösterdiği çabalar, gerçeğin değişmiş şekli olduğundan dolayı, gerçekleri de toplumun gerçekleriyle uyum içinde değildir. Öyle anlaşılmaktadır ki uzlaşmaz insanın gösterdiği çabalar, sadece toplumsal hedeflere aykırı bir çizgide seyretmektedir ve bu kimseler, bütün güçlerini kuruntularla dolu boş bir dünya yolunda harcamaktadırlar. Kendisini mutlak gerçekler karşısında karar kılan çelişkiler, sadece tek bir yapıya sahiptir ve o da gerçeğin şeklini değiştirmek ve bireyi bu gerçeklerden uzak kılmaktır. [28] Bireyin toplumsal hedefleriyle ortaya koyduğu bu çelişkisi, sonuçta ruhsal bunalıma girmesine[29] neden olmaktadır. Bireyin hedeflerinin toplumun hedefleriyle çelişmesinin kökleri işte bu küçüklük duygusunda yatmaktadır. Böyle bir duygu artık hareket ve ilerlemenin nedeni değildir. Aksine kemal ve büyüklüğe ulaşmanın yoluna engel teşkil etmektedir. Zira seçilmiş olan yol, toplumsal yolla uyum içinde değildir ve başka bir ifadeyle gerçekler çerçevesindeki küçüklük duygusu, cesur olan bireyin kendisini hayati meselelerin olumlu çözümü noktasında toplumla uyuşma cesaretini kaybetmesine neden olmaktadır. Bu durum da insanın, kemal ve başarının peşinden koşacağına, şahsi değerlerden kaynaklanan boş hedefler peşinde koşturmasına neden olmaktadır.

 

Küçüklük Hissine Kapılmanın Sonuçları

Bireyde bu küçüklük duygusu şiddetlendiği zaman bu duyguyu azaltmak ve muhtemel tehlikelerini önlemek için insan, savunmaya dayalı bir takım telafi çözümlerine başvurmaktadır. Bazen bu telafi çözümleri vakii ve hakikidir. Dolayısıyla da küçüklük hissinin azalmasına ve dengenin elde edilmesine neden olmaktadır. Ama bir çok hususlarda bu telafiler, sapık ve yalancı telafilerdir. Bu durumda küçüklük hissi batıl bir kısır döngüyle bu hisleri azaltmamakla kalmaz, aksine yıkıcı bir surette şiddetlenmesine sebep olur. Dolayısıyla savunmaya dayalı sapık ve yalancı çözümler, şunlardır:

1- Sorumluluktan Kaçmak

Gerçeklerden kaçmak veya mutsuzluk hissine kapılmak, doğal ve üstün gelici bir telafi çözümünün mümkün olmadığı veya bu yolun kapalı bulunduğu yerlerde geçerlidir. Bu durumda insan kendisini zayıflığa ve yenilgiye teslim etmektedir. Kendisi hakkında şüpheye kapılmaktadır, güç ve cesaret eksikliği hissedilmektedir. Bu durumda insan, birbiri ardınca yenilgilerin içine düşer ve sonraki yenilgiler de bu ilk duyguyu güçlendirir. Bu gibi durumlarda hayatın temelleri ve sorumluluktan kaçmak, her türlü çaba göstermekten imtina etmek üzere kurulmaktadır. [30]

2- Hayali Telafi Yolu

Bu tür bir telafi, hayale kapılmak ve rüya görme haletine benzemektedir. İnsan, böylece rüyai ve hayali bir hayattan, gerçek hayatta elde edemediği güçlülüğü ve iktidarı istemektedir. Bizlerden hangisi, çocukluk döneminde aşağılık kompleksine kapıldığında ve buna cevap verecek gücü kendinde bulamadığında düşmanımıza üstün gelecek bir güce sahip olmayı arzu etmemiştir ve onun için düşündüğümüz cezayı hakkında icra etmeye kalkışmamışızdır. Çocukların ve gençlerin bir çoğu hayal aleminde görülmez insan olmayı istemektedirler. Bu tür hayaller bir çok insanın zihnini meşgul etmiş durumdadır. Bu hayaller sürekli insani isteklerden kaynaklanmaktadır ve edebiyatta çekici bir efsane olarak yansımasından daha çok göğüsten göğse üzücü bir şekilde intikal etmektedir. Bu efsanenin en açık örneklerini edebiyatta da görmekteyiz.

Bazen bu hayaller o kadar yayılmakta ve gerçek aleme sirayet etmektedir ki fert, bunları gerçekleştirmeye koyulmakta, gerçek zannetmekte ve şahsın ameliyle bu hayallere öyle bir gerçek renk vermektedir ki adeta hissedilir bir varlığa sahip olmaktadır. Bazı partiler, gruplar, uzaktan elini ateşe tutan ve bir kenarda hareket eden hükümet muhalifleri, böylesine gerçekleşmeyen hayallere kapılmakta ve her şeyin kendileriyle olduğunu sanmaktadırlar. Sonuç olarak yenilgiyle sonuçlanan bir takım teşebbüslerde bulunmaktadırlar.

3- Küçüklük ve Gösteriş Ruhunu Gizlemek

Hasta kimse küçüklük duygusundan acı çekince, bu duyguya karşı koyamayınca ve kendinde bir denge oluşturamayınca içindeki küçüklük duygusunu, gösteriş yapmayı ve riyakarlığı gizleyerek etrafındaki kimseleri, kendisi hakkında sahip oldukları görüş hususunda aldatmaya çalışır. Örneğin insan kemallere ve iyiliklere sahip olmadığı zaman sürekli olarak bu sıfatlara sahip olduğunu göstermeye çalışır. Örneğin korkak bir kimse, uzak ve karanlık bir mahallede geceleyin yalnız yürümek zorunda kalırsa, kendisini cesur ve korkusuz göstermeye çalışır. Böyle kimseler gevezelik ederek veya yalan söyleyerek, aşağılık duygusunu hissettikleri ölçüde kendilerini daha parlak ve çekici göstermeye çalışırlar. Yenilgiye uğrayan ve yüksek düzeyde eğitim görme imkanı elde edemeyen gençler de toplumsal bir konum elde edemedikleri için bu gösteriş yapma hissinden kurtulamazlar.

Kızlarda ise bu gösteriş ve dikkatleri çekme çabası pahalı elbiseler giymek, caddelerde süslenmek, öğrenci ve üstatları taklit etmek, modaya yönelmek, kavgalı toplantılara katılmak, birkaç ilmi ve Arapça kavram ezberlemek, eleştiri ve muhalefetlerinde bu kavramları kullanmak, sesini değiştirmek, yolda gidişini değiştirmek ve benzeri şekilde ortaya çıkmaktadır.

Yenilgiye uğramış genç çocuklar da kahramanların resimlerine yönelerek şeklini ve saçlarını başkalarından farklı bir şekilde süslemek, dikkatleri çeken elbiseler giymek, futbolcuları ve sinema oyuncularını taklit etmek, sürücülükte korkusuz ve maceracı hareketler sergilemek, tütünlü maddelere yönelmek, aydınları taklit etmek, eleştiri, muhalefet ve şüphe ortaya atarak başkalarının dikkatini kendine çekmek şeklinde ortaya çıkmaktadır. İlgi çekici bir husus da şudur ki, bütün bu vesveseler ve bireylerden ortaya çıkan gerçeklerin üzerini örtmek için yapılan ameller, kolay bir şekilde insanların beğenisini toplamaktadır. Böylece bu nükte genellikle günlük muaşerette ortaya çıkmakla kalmamaktadır, aksine siyaset hususunda da bir çok akılsız kimseler, kendi yanlış zahirleri sebebiyle bir şöhret elde etmektedirler ve üstün bir zekaya ulaşmaktadırlar. Herkes sonradan görmüş kimselerin nasıl bir halet içerisinde olduklarını, evlerinde debdebeli süslenmelere ve renkli sofraların kurulmasına alet olduklarını bilmektedirler.

Burada sürücünün ruh yapısı da önemlidir. Otomobil en iyi telafi etme vesilesi değil midir? En anlayışsız, zayıf ve soğuk insan, hiçbir zahmete girişmeden kudret ve hız boyutunu elde edebilir. Yol ve caddelerde başkalarını sollama lezzetinden kendinden geçebilir. Küçüklük hissinden sıkıntı çeken kimseler genellikle güçlü görünürler. Gücünü göstermek, genellikle gizli ve itiraf edilmemiş zayıflığın nişanesidir. Zira gerçekten güçlü olan kimsenin gücünü başkalarına göstermeye ihtiyacı yoktur. Bu açıdan, “içi boş olan davulun sesi çok olur” denmiştir. Bu esas üzere zayıf, sermayesiz, güçsüz, yenilmiş, mutsuz olmuş insanlar, gösteriş yapma hezeyanına maruz kalmış kimselerdir.

Elbette bu tür küçüklük duygusu sadece bireyler hakkında değil, toplumlar ve askeri hükümetler hakkında da geçerlidir. Tepeden tırnağa silahlanmış, sürekli askeri anlaşmalardan söz eden ve silahlarını komşu ülkelere gösteriş yapan ülkeler de tahtadan ayakları olan çelikten görünümlü devleri andırmaktadır. Bu hükümetler her yeri düşmanın mevzileri olarak görmektedir. Bu açıdan hükümetlerini korumak için bütün güçleriyle askeri işlere yönelmektedir. İlginç bir nokta da şudur ki, insanlar, genellikle bu tür konuları yorumlama hususunda yanlışlık yapmaktadır. İnsanların geneline göre, depoları barutlarla doldurmak ve silahlarla donatmak bir tür güç sayılmaktadır.

4-Başkalarını Tahrip Etmek ve Görecelik İlkesinden İstifadede Bulunmak

İnsan, kendisine hakim olamadığı ve kendisini üstün kılamadığı taktirde görecelik ilkesi gibi ibtidai bir takım metotlardan istifade etmektedir. Örneğin diğer insanları düşürmeye çalışmaktadır. Özellikle de kendisi hakkında şüphe edenleri veya bunun tam tersi olarak nefret ettiği kimseleri düşürmeye çalışmaktadır. Bu durumda sürekli olarak onların hayatının en ince detaylarını ve davranışlarını incelemeye koyulmaktadır. Onlardan en küçük bir hata gördüğü taktirde hemen alaya kalkışmakta ve onlar ile başkaları karşısında alay etmektedir. Bazen hatta eğer bu kimselerde hiçbir ayıp ve noksanlık olmazsa, onlar için bir takım ayıplar üretmektedir ve de böylece karşısındaki kimselere iftira etmeye başlamaktadır.

Ama unutmamak gerekir ki halka eziyet eden ve halkın ayıplarını araştıran bir kimse, daha çok kendisini yükseltmek ve yüce göstermek istemektedir. Bunun için de başkalarını lekelemeye çalışmaktadır. Şahsiyetsiz, kapasitesiz ve aciz insanlar, hem kendisini yükseltmek ve hem de başkaları karşısında yücelmek için şahsiyetleri yok etmeye koyulmakta, iftira, gıybet ve alaya yönelerek bu kimselere çirkin sıfatlar yakıştırmakta, söylenti çıkarmakta ve yalan söylemektedir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Gıybet, acizlerin çabasıdır.”[31]

Kendisinde başarı kabiliyetini görmeyen kimseler, başkalarını tahrip ve zayıf kılmak için çirkin bir takım vasıtalara başvurmaktadırlar. Böylece onları başkalarının gözünde küçük düşürmeye çalışmakta ve kendilerine benzer kimseler üretmeyi amaçlamaktadırlar.

5-Uyuşturucu Maddelere ve Geçici Lezzetlere Yönelmek

Geçici lezzetlere ve süslere yönelmek, sorunları insana unutturmaktadır. Küçüklük duygusuna kapılan kimseler, birbiri ardınca yenilgiye uğrayınca değerlerini yükseltme hissine kapılmaktadırlar. Ama öte yandan kendilerini düzeltmeye, değiştirmeye ve ıslah etmeye layık görmemektedirler. Dolayısıyla da içki içmek, uyuşturucu madde kullanmak, cinsel lezzetlere yönelmek ve sonuçta heyecanlar ve eğlenceler, genelde insanın kendi kendisini küçük görmesinden kaynaklanan bir takım tavırlardır. Bu ortamda oburluk, hırsızlık, eğlence ihtiyacı, mastürbasyon ve benzeri şekillerde ortaya çıkan şeylerdir. Kendini küçük görme ile yalancı telafi çözümü arasında karşılıklı bir ilişki de vardır ki her biri diğerinin artmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla da bu sebeple toplumda bireylerin göstermiş olduğu bütün telafi etmeye dayalı tecessüsler, insanın dengesinde uğursuz etkiler yaratmaktadır. İnsan, bu telafi metotlarını kullandığı durumda bir takım hatalara düşmektedir. İster istemez veya sonuç olarak bu bireylerde küçüklük duygusu güçlenmekte ve bunu telafi etme ihtiyacı gittikçe artış kaydetmektedir. Sonuç olarak batıl bir döngü ortaya çıkmaktadır. Bu da genel olarak uyuşturma ihtiyacına veya uyuşturucu madde kullanmaya ve çeşitli şekilleriyle tedrici olarak düşmeye neden olmaktadır.

6-Kendini Entel Göstermek veya Kimliğini Kaybetmek

Küçüklük duygusu içinde kıvranan bireyler, kendi nefsine güvenmeyen kimselerdir. Dolayısıyla da şiddetli bir bağlılık yenilgiye uğramış bir bireysellik özgürlükten mahrumiyet ve kimliksizlik gibi dertlere maruz kalmaktadırlar. Her dönemde çeşitli şekilleriyle bu tür bireylerde olumsuz bir takım sıfatlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin çocukluk döneminde anne babadan ayrılmak, okula gitmekten korkmak, utangaçlık şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gençlik döneminde ise inziva, bir çok yerlerde diğer kültürlere ve medeniyetlere yönelmek de bu küçüklük duygusunu gidermenin bir türüdür. Onlar, kendilerini, kendi toplumları ve kültürlerinde zayıf ve yenilgiye uğramış gördükleri için, geleneksel toplumların ihtiyaçlarına cevap vermeyeceğini söylemektedirler. Sonuç olarak da kendi toplumlarından teknolojik olarak daha gelişmiş, daha üstün bir kültür ve daha yeni bir toplumu hayal etmektedirler. Bu kimliksizlik, genellikle davranışlarında ve sözlerinde açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Onlar konuşmalarında daha çok batılı kavram ve kelimeleri kullanmaktadırlar. Onlar her şeyden daha çok batılı isimleri beğenmektedirler, onların yiyeceklerini reklam etmektedirler. Kendilerini deruni kaleleri yıkmış ve dış sınırlara dayanmış kimseler olarak kabul etmektedirler. Onlara göre batı, altın cennettir ve her toplantıda batılıların adabı ve kanunlarını dile getirmektedirler. Onlar sürekli olarak batının ayıplarını ve zayıf noktalarını gizlemektedirler. Bu yabancıya tapma ve yabancılara bağlanma haleti kimliksiz olduklarını, kendilerini kaybettiklerini ve kendilerine güvenmediklerini göstermektedir ki, onlar yabancı adını duyduklarında hemen ona aşık olmakta ve de onlara dayanmaksızın yaşanılamayacağını iddia etmektedirler. Böylesi aşağılık duygusuna kapılmış insanların İran’ın son üç hareketinde (Meşrutiyet, petrol sanayisi ve İran İslam devrimi) açık bir şekilde göze çarpmaktadır. Onlar bütün güç ve çabalarını yabancı güçlere bağlılık yolunda harcamaktadırlar. Adeta yabancı uşaklığı ve halkı emperyalizme köle etme dışında bir görevleri yoktur.

Onlar bu bağımlılık ve yabancılara yönelmekle şahsi ve toplumsal küçüklüklerini telafi ettiklerini ve büyüme gösterdiklerini sanmaktadırlar. Bu aşağılık duygusuna kapılmış insanların bütün sıfatlarını burada saymak mümkün değildir. Ama aşağıda bu sıfatlardan bazısına işaret etmek istiyoruz:

1-Ortaya Şüphe Atmak ve Gelenekleri Tanımamak

Entel tipli aşağılık duygusuna kapılmış insanlar, dikkatleri çekmek için kendi toplumlarının geleneğini, dinini ve kültürünü eleştiriye tabi tutmaktadırlar. Buna karşı batılı kanunları ve kültürü övmeye yönelmektedirler. Onlar sürekli olarak tümel kavramları kullanmaktadırlar. Ama bu konuda doğru bir yorum sergileyememektedirler. Onlar asla, kayıtlı kavramları kullanmak istememektedirler. Onlar bu tümel konuşma vesilesiyle iki hedef peşinde koşmaktadırlar. Birincisi daha çok taraftar toplamak, gruplar ve partiler arasında şöhret ve sevgi elde etmek, eleştiriden kaçmak ve muhaliflere cevap vermektir. Örneğin özgürlük kavramından istifade ederek, mutlak bir şekilde –kayıtlı olarak değil- bir taraftan daha çok taraftar bulmaya çalışmaktadırlar, öte yandan muhaliflerin eleştirilerine cevap vermek için görüşlerini istedikleri şekilde beyan etmektedirler. Onlar kendi araştırmalarında kendilerini Latin kaynakları ve kitaplarından istifade etmeye zorlamaktadırlar. Batılı ve Farsça kitaplar olsa dahi konuşmalarında yeni, çekici ve batılı kültüre ait kavramları kullanmaya çalışmaktadırlar. Özet olarak yaşama, elbise giyme, çocuklarını adlandırma, hatta sokakları ve caddeleri isimlendirme hususunda bile, batılı üslub ve şekilleri tercih etmektedirler. Burada İmam Humeyni’nin (r.a) İran milletine yaptığı vasiyetinde yer alan ifadelere teveccüh edelim. İmam Humeyni İran milletine yaptığı vasiyetinde şöyle yazmıştır: “Bütün ülkelerde, ezcümle bizim aziz ülkemizde de maalesef büyük bir etkisi olan ve bıraktığı eserlerin bir çoğu hala da mevcut olan komplolardan biri de sömürülmüş ülkelerin kendine yabancılaştırıp batılılaştırılması ya da doğululaştırılmasıdır. Öyle ki artık kendileri ve kendi güç ve kültürlerin hiçe sayarak, iki güçlü doğu ve batı kutbunu en üstün ırk, onların kültürlerini en yüce kültür ve bu iki gücü, bütün dünyanın kıblesi olarak kabul edip, bu iki kutuptan birine bağımlı olmayı kaçınılmaz bir fariza olarak tanıttılar. Bu üzücü meselenin macerası uzun olmakla beraber geçmişte ve hala ondan yediğimiz darbeler ise yıkıcı ve öldürücüdür.

Daha üzücü olanı ise bunların, sultaları altındaki mazlum milletleri her yönden geri kalmış sırf tüketici ülkeler haline getirmiş olmalarıdır. Bunlar, bizleri kendi gelişmeleri ve şeytani güçlerinden öylesine bir korkut-muşlardır ki artık hiç bir yaratıcı, olumlu teşebbüse cesaret edemiyoruz; öyle ki, artık her şeyimizi onlara teslim etmiş, kendimiz ve ülkelerimizin kaderini onların eline bırakmış ve gözü kulağı kapalı onların emirlerine itaat etmekteyiz. İşte bu empoze edilmiş kof kafalılık ve beyinsizlik, hiçbir şeyde kendi fikir ve bilgimize güvenmememize ve körü körüne doğu ve batıya uymamıza yol açmıştır.

Kültürsüz Batı ve Doğu hayranı yazarlar ve konuşmacılar, bir yandan kültürümüzü, edebiyatımızı ve mevcut teknoloji ve yapıca gücümüzü eleştiri ve alay yağmuruna tutup, yerli öz düşünce gücümüzü yok etmeğe çalışarak halkı ümitsizliğe düşürdü ve düşürmektedirler: Öte yandan da ecnebilerin gelenek ve göreneklerini her ne kadar müptezel de olsa amelleri, sözleri ve yazılarıyla yaymaya çalıştılar, övgülerle, onları halklara aşıladılar ve hala da aşılamaktadırlar. Örneğin bir kitap, bir yazı veya herhangi bir konuşmada birkaç batılı terim bulunursa muhtevasına dikkat etmeden hemen onu hayret ve şaşkınlıkla karşılayıp yazar veya konuşmacıyı bilgin ve aydın bir kişi saymaktalar. Beşikten mezara kadar batılı sözcüklerle isimlendirilen her şey iyi ve medeniyet ve gelişmişlik mazharı; yerli öz sözcüklerle isimlendirilen şeyler ise menfur (nefret edilen) , eski ve gericilik alameti olarak bilinmektedir. Çocuklarımız batılı bir isim taşırlarsa iftihar ediyor, yerli öz bir isim taşıdıklarında ise utanç duyuyor ve aşağılık kompleksine kapılıyorlar. Caddeler, sokaklar, mağazalar, şirketler, eczaneler, kütüphaneler, parçalar vs. mallar yerli bile olsa, halkın rağbet ve rızasını kazanabilmesi için illa da batılı bir isim taşımaları gerekiyor. Evet, onlara göre davranışlarda, muaşeretlerde ve hayatın bütün alanlarında tepeden tırnağa batıcılık övünç, şeref, medeniyet ve ilericilik vesilesi, bunun karşısında yerli öz gelenek ve göreneklere bağlılıklarınızı ise gericiliktir. Her küçük hastalıkta her ne kadar ülke içinde tedavisi mümkünse de mutlaka dışarı gitmek gerekir. Doktor, hekim ve bilginlerimizi kınamak icap eder. İngiltere, Fransa ve Moskova’ya gitmek çok değerli bir kıvanç vesilesi, ama hacca ve diğer kutsal mekanları ziyarete gitmek ise gericiliktir. Din ve maneviyat ile ilgili değerlere karşı ilgisizlik ilericilik ve medeniyet göstergesi, buna karşılık bu tür değerlere bağlılık gericilik göstergesidir…Ama eğer kendisine gelir, ümitsizliği kendinden uzaklaştırır ve başkalarına tamamlanmazsa, uzun sürede tüm işlerin gücünü kendinde bulacaktır. Onların ulaştıkları her şeye kendileri de ulaşacaktır. Elbette Allah-u Teala’ya dayanmak, kendi nefsine güvenmek ve başkalarına bağımlılığı kesmek şartıyla bu makama yükselebilir.”[32]

Ama, bütünüyle aşağılık kompleksine kapılmış aydınlar için bu ikiliyi nasıl beyan etmek mümkündür ki onlar, Çarşamba-i suri, 13 rakamının uğursuzluğu, yelda gecesi merasimi ve benzeri hurafeye dayalı adetleri ve gelenekleri medeniyet ve yenilikçiliğin alameti olarak saymaktadırlar. Ama Hüseyin b. Ali (a.s) için yas tutma gibi maneviyat ve din ile ilgili şeylerin gericilik olduğunu iddia etmektedirler. Özetle, şöyle söylemek mümkündür ki batı medeniyetine yönelmek, hangi şekil ve surette olursa olsun, insanın kendi içinde hissettiği aşağılık kompleksini telafi etme şeklidir.

2-Makam Düşkünlüğü: Aşağılık kompleksine kapılmış insanın kullandığı savunma araçlarından biri de makam ve mevki elde etmek için çaba göstermesidir. Bir çok kimseler kudret ve riyaset aşkını, aşağılık kompleksini giderme vesilesi saymaktadırlar. Onlara göre bu zahiri yükseliş ve meclislerde baş köşede oturmak, insanın içindeki aşağılık duygusunu gizlemesi için bir örtü konumundadır. Daha tikel şekilde, aşağılık kompleksine kapılmış kimselerden ortaya çıkan tepkileri de sayabilmek mümkündür.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus şudur ki insanın aşağılık kompleksi karşısında ortaya sergilediği tepkiler, ister istemez insanın bu duygusunun azalması ve çoğalması noktasında etkilidir. Ama her zaman durum böyle değildir ve hayat bir matematik denklemine benzememektedir. Zira her ne kadar aşağılık duygusunu sürekli olarak yorumlamak mümkün değilse de ama kabul etmek gerekir ki gençlik çağında hissedilen aşağılık kompleksleri insanın kalbinde yer etmektedir ve insanın sürekli kılavuzu haline gelmektedir. Tarih bu aşağılık komplekslerini gösteren tam bir ayna konumundadır. Napolyon makam düşkünü, hayatının aşağılık şartlarından ve boyunun kısalığından dolayı utanç duyan bir kimseydi. Napolyon, gurur ve kibrinin talep ettiği şeylere ulaşamama korkusuyla on altı yaşında kendini öldürmeyi bile düşünmüştür. Ama asla Napolyon’un şöhret düşkünlüğü dinmemiştir. Öyle ki, bütün Avrupa kıtasını kan gölüne çevirdi. Acaba bu ateş geçmişte çocukluk kalıbında alevlenen ve bütün hayatı boyunca başkalarına hakim olma ihtiyacında saklayan bu aşağılık duygusundan kaynaklanmamış mıdır? Acaba bu utangaçlık ve aşağılık kompleksi, Cengiz, Timur ve diğer diktatör devlet adamları zincirinde olmamış mıdır? Acaba bağımlı siyasetçiler ve hasta aydınlar, -ki aşağılık kompleksinin bulutları ve karanlığı bütün varlıklarını sarmıştır- aşağılık duygusunu gidermek için, din, vatan ve milletlerini büyük güçlere satmamışlardır ve tarihteki büyük devrimlerin ve hareketlerin sapmasına neden olmamışlar mıdır. Nice değerler ve mukaddes hedefler, tarihte yer alan aşağılık duygusu esiri kimselerce feda edilmiştir ve aşağılık insanların bu duygusundan dolayı nice makamı yüce şehitler, canlarını bu yola feda etmişlerdir.

 

Hüseyin Celali

[1] Eysenck, H. J. ( 1975) Encyclopedia of Psychology / Reber A. S. ( 1985) , Dictionary of Psychology Tehran: Growth Press – el-Cofni, Abd’ul-Mun’im ( 1994) , Mevsuet-u İlm’in-Nefs ve Tehlil’in Nefs, Mektebet’ul-Medbuli el-Kahire

[2] Raymond J. G. ( 1996) , Gonclse encyclopedia of Psychology, Second Edition Gon Wiley and Sons. /Adler, A. ( 1972) , İndividual Psychology, London, Kegan Paul

[3] Muhammed Bakır Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 77, s. 86, 4. Bab, 2. rivayet

[4] Molla Ahmed Neraki, Mirac’us Saadet, s. 211

[5] Muhammed Bakır Meclisi, Bihar’ul-Envar, c. 18, s. 417, 4. bab, 2. rivayet

[6] Muhammed Taki Misbah, Rehtuşe, c. 2, s. 66

[7] a. g. e.

[8] Muhammed b. Yakub Kuleyni, Usul-i Kafi, c. 3, s. 189

[9] Muhammed Taki Misbah, Rehtuşe, c. 2, s. 67

[10] Pervin-i İ’tisami, Divan-i Eş’ar

[11] Reber, A. S. , Dictionary of Psychology ( Tehran, Growth Press, 1985)

[12] Fatır suresi, 25. ayet

[13] Nahl suresi, 78. ayet

[14] bkz. İmam Humeyni ( r. a) , Kırk Hadis, Fıtrat Bahsi, s. 182-183, 11. hadis Erbein (Kırk hadis şerhi) adlı kitap, İmam’ın değerli eserlerinden biridir. İmam Humeyni bu kitabı H. 1358 yılında Farsça olarak yazmıştır. İmam bu kitapta Pey-gamber ve masum Ehl-i Beytinden (a.s) naklettiği kırk hadisi şerhetmiştir. Bu hadis-ler, ahlaki, itikadi ve irfani konuları içermektedir. Bu değerli eser de, İmam Humey-ni’nin (r.a) Eserlerini Yayımlama ve Düzenleme kurumu tarafından basılmıştır.

[15] bkz. Mahmud Mansur, İhsas-i Kehteri, Tahran, Tahran Üniversitesi

[16] a. g. e.

[17] İmam Humeyni ( r. a) , Kırk Hadis, Fıtrat Bahsi, s. 185, 11. hadis

[18] Mahmud Mansur, İhsas-i Kehteri, Tahran, Tahran Üniversitesi

[19] Henry, T. S. , Five Pields of Striving for Significance Alfred İnstitute of Sanfrancisco

[20] Muhammed b. Yakub Kuleyni, Usul-i Kafi, c. 6, s. 50, 6. rivayet. Muhammed b. Yakub b. İshak Kuleyni, Ebu Ca’fer künyesine ve Sıket’ul-İslam lakabına sahip olup İmamiyye ashabının en güvenilir ve hadis nakilde en sağlam şahsiyetlerinden biridir. Gaybet-i Sugra döneminde yaşamıştır ve de H. 329 yılında Bağdat’da dünyaya gözlerini yummuş ve Kufe kapısında toprağa verilmiştir. (Rical’un-Neccaşi, s. 278) Kafi adlı kitap da dört değerli hadis kitabından ve de güvenilir kaynak eserlerden biridir. Resulullah’ın (s.a.a) Ehl-i Beytine (a.s) nakledilen hadis ve rivayetleri toplama hususunda Kafi’nin bir benzeri yazılmamıştır. Sıket’ul-İslam Kuleyni Ka-fi’yi, İmam-i Zaman Hüccet b. Hasan’ın (a.s) gaybet-i sugra döneminde yirmi yıl boyunca yazmıştır. Bu eserde, 34 kitap, 326 bab ve 16000 hadis mevcuttur. Üç te-mel bölümden oluşmaktadır. Bu bölümler şunlardır: “Usul, Furu’ ve Revza.” Bu a-çıdan akait, tevhit, ahlak ve fıkıh ilim sahiplerinin müracaat ettiği bir kaynak konu-mundadır. Kafi’ye bir çok şerhler ve notlar yazılmıştır. Bunlardan biri de, Allame Molla Muhammed Bakır Meclisi’nin Mir’at’ul-Ukul adlı kitabıdır. (ez-Zeria, c. 17, s. 465)

[21] Molla Hüseyin Feyz-i Kaşani, Meheccet’ul Beyza, c. 4, s. 108 Mevla Muhammed, Muhsin b. Şah Murtaza diye adlandırılmış olup Molla Muhsin Feyz-i Kaşani diye meşhurdur. Feyz, erdemli bir alim, araştırmacı bir muhaddis, ilahi bir filozof, kamil bir arif, imami alimlerinden büyük bir insan ve bir çok eserleri bulunan bilgin biridir. Merhum Feyz, Sadra Şirazi ve damadının seçkin öğrencilerinden biri olmuştur. H. 1091 yılında, Kaşan’da vefat etmiş ve orada toprağa gömülmüştür. En önemli eserleri şunlardır: “el-Vafi, İlm’ul-Yakin, Ayn’ul-Yakin, el-Muheccet’ul-Beyza, el-Hekaik, Hulaset’ul-Ezkar ve Kelimat-i Meknune” (el-Kuna ve’l-Elkab, c. 3, s. 39)

[22] Muhammed b. Yakub Kuleyni, c. 5, s. 64

[23] Muhammed Taki Felsefi, Kudek ez Nezer-i Terbiyet ve Veraset, Tahran, Heyet-i Neşr-i Mearif-i İslami, 1363

[24] Müstedrek’ül Vesail, c. 2, s. 100

[25] Mahmud Alipur, Berresi-i Eser-i Hulk ber Hafize, Payanname-i Dovre-i Karşinasi-i Erşed, Tahran, Enstitu-i Revan Pizeşki, Danişgah-i Tahran, 1373

[26] Ali Meşkini, Mevaiz’ul-Adediyye, s. 121

[27] Miller A. ( 1992)

[28] Periroh Dadsitan, Adler ve Adlernegeri, Mecelle-i Revanşinasi, Sal-i Evvel, 40. sayı

[29] Psychotic

[30] Periroh Dadsitan, Adler ve Adlernegeri, Mecelle-i Revanşinasi, Sal-i Evvel, 40. sayı

[31] Nehc’ül-Belağa, 453. hikmet

[32] İmam Humeyni ( r. a) , Vasiyetname



  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved