• Tarih: 2010 Nisan 19

Kur’an’ın Mucize Oluşu (3)


           


Kur’an’ın özelliklerinden biri de her surenin ayetleri arasında manevi bir uyumun olmasıdır. Halbuki bu ayetler bir yerde nazil olmamıştır. Dağınık şekilde, az veya çok aralıklarla nazil olmuştur. Çeşitli münasebetlerle nazil olan ayetlerde, tabiatı gereği, bir münasebetle nazil olan ayetler ile, başka bir münasebetle nazil olan ayetler arasında uyum olmaması gerekir. Bu nüzul dağınıklığı her surenin ayetleri üzerinde açık bir şekilde görülebilmelidir. Oysa bilginlerin, özellikle de son dönem alimlerin Kur’an muhtevası üzerinde yaptığı derin ve dakik incelemeler, şunu göstermiştir ki her sure belli bir hedef veya hedefleri takip etmektedir. Bu her surenin ayetleri arasında kapsamlı ve kuşatıcı bir anlam ifade etmektedir. Bugün buna her surenin “konusal birliği” denmektedir. Surenin siyak birliğini sağlayan da işte bu konusal birliktir. Mucize meselesi de işte bu gerçekte gizlidir. Nüzul hakkındaki zamansal dağınıklık, uyumsuzluğu gerektirmektedir. Oysa her surede bir uyum ve siyak[1] birliği göze çarpmaktadır. Bu da nüzul dağınıklığı tabiatına aykırı bir durumdur.

Bilginlerin bu iddiası hakkında bir takım delileri de vardır ve bu delillerden biri de surelerin ayetlerinin sayısı ve kemiyeti (niceliği) hakkındadır. Surelerin ya her surenin ayet sayıları hakkındaki bu farklılık tesadüfi bir şey olamaz. Zira tesadüf; değerlendirmeden, hikmetten uzak ve hiç bir nedeni olmaksızın meydana gelmek demektir. Oysa hikmet sahibi bir insandan hesaplanmamış bir amelin ortaya çıkması imkansızdır. Kur’an sureleri daha çok dağınık bir şekilde nazil olmuştur. Özellikle de Kur’an’ın küçük surelerinin ayetleri uzun müddet zarfında ve dağınık olarak nazil olmuştur. Bismillahirrahmanirrahim ayetiyle başlamaktadır. Daha sonra nazil olan ayetler Peygamber’in (s.a.a) emriyle önceki ayetin hemen ardına kaydedilmiştir. Sonunda başka bir bismillah nazil oluyor ve önceki surenin ardından yeni surenin başladığını bildiriyordu. Bu yüzden her surenin ayetlerinin sayısı ve her surenin ayetleri arasındaki terkip, bütünüyle Allah’ın bildirmesine bağlıydı. Vahiy eliyle ve Peygamberin eliyle şekilleniyordu.

Şimdi burada şu soru ortaya çıkmaktadır: surelerin ayetleri hakkındaki bu ihtilaf nereden kaynaklanmaktadır. Bunun doğru cevabı da daha önce söylediğimiz gibi her surenin bir hedefi takip etmesidir ve bu hedefin beyanı sona erince de o sure sona ermektedir. Her surenin ayetlerin sayısındaki ihtilaf işte bu nedene dayanmaktadır. Bu ihtilaf asla tesadüfi bir ihtilaf değildir ve makul bir sebep olmaksızın yapılmamıştır. Bu açıdan da her surenin konusal birliğini veya siyak birliğini teşkil etmektedir. Yani her surenin ayetleri arasıda bir tür manevi ilişki ve yakın bir uyum mevcuttur.

Son dönem müfessirleri bu hakikati anlamışlardır. Dolayısıyla da bu esas üzere her surenin hedefini bulmaya çalışmaktadırlar ve bu konuda bir yere kadar ilerleme sağlamışlardır. Örneğin Allame Tabatabai ve Seyyid Kutup her suresinin tefsirlerinin girişinde kendi anlayışları üzere o surenin hedefini kısaca bir açıklamaktadır. Seyyid Kutup’un öğrencilerinden biri olan Abdullah Mahmud Şehate “Ehdaf-u Kulli’s Sure ve Mekasiduha” adlı bir kitap yazmış, bu kitabında her surenin hedeflerini belirlemeye çalışmış ve bu konuda bir yere kadar da başarılı olmuştur. Bakara suresinden başlamış Casiye suresine kadar sürdürmüştür ve toplam kırk beş surede bu hedefi takip etmiştir.

Aynı zamanda kendi kitabının önsözünde ise şöyle demektedir: “Öncekiler bu işe çok büyük önem vermişler ve Kur’an- ı Kerim’deki surelerin hedeflerini açıklamaya çalışmışlardır. Örneğin Firuzabadi (817 yılında vefat etmiştir) “Besair zevi’it temyiz fi letaif’il kitab’il aziz” adlı bir kitap yazmıştır. Kahire’deki “Meclis’u Ala şuun’il İslami” ise Muhammed Ali Neccar’ın yaptığı incelemelerle bu kitabı basmıştır.

Son asırda ise el-Minar tefsirinin sahibi Şeyh Muhammed Abduh bu görüşü takip etmiştir ve her surenin bir tek konusu olduğu meselesini beyan etmiştir. Ona göre her surenin hedefini anlamak; her surenin maksatlarını dakik bir şekilde tanıma ve her surenin ayet ayet anlamını derk etmeye yakınlaşma hususunda müfessire büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Şeyh Muhammed Abduh’un öğrencisi olan Seyyid Reşid Rıza da el-Minar tefsirde üstadın bu görüşünü oldukça güzel açıklamıştır. Günümüzdeki diğer müfessirler de bu metottan ilham almışlardır. Örneğin üstat Meraği bu metodu takip etmiştir. Üstat Mahmut Şeltut’un ise Kur’an’ın on cüzünü tefsir ettiği bir eseri vardır. Üstat bu eserinde her suresinin hedeflerini ve maksatlarını beyan etmeye çalışmaktadır. Üstat Şehate ise şöyle diyor: Merhum üstat Seyyid Kutup bu bağlamda büyük bir gayret göstermiştir ve bu konuda etkili bir görüş ortaya koymuştur. Seyyid Kutup her surenin hedeflerini bilmek hususunda tam bir ihataya (derin bir ilme) sahip olduğunu göstermiştir. Hakeza diğer üstadı dr. Muhammed Abdullah Deraz da üniversitede her surenin tefsirinden önce bu konuda önemli tekitlerde bulunmuş ve Kur’an’ın dağınık söz ve düşüncelerden ibaret olduğu zihniyetini şiddetle reddederek şöyle demiştir: “Bugün İslam bilginlerinin yaptığı derin araştırmalar esasınca anlaşılmaktadır ki her surenin belli bir düzeni ve terkibi vardır. Her sure çok etkili ve akıcı bir girişle başlamaktadır, daha sonra yüce hedeflerini açıklamaya koyulmaktadır ve kısa bir özetle de son bulmaktadır.”[2]

Bu yüzden Üstat Muhammed Abdullah Deraz şöyle diyor: Buradan şu sonucu almaktayız ki Kur’an özel bir takım münasebetler gereğince ve farklı zamanlarda nazil olmuş olmasına rağmen aynı zamanda edebi ve mantıki birliğini korumasını bilmiştir ve bu da Kur’an’ın mucize olduğunun en büyük delilidir. [3]

Üstat Muhammed Medeni –Ezher üniversitesi yöneticilerindendir- de bu konuyu önemle vurgulamıştır ve her surenin hedeflerini anlamanın, ayetlerinin anlamanı anlamak için en iyi yol olduğunu kabul etmiş ve şöyle demiştir: “Her surenin genel hedefini dikkatle incelemediğin taktirde asla surenin bütününde ortaya konmuş olan tikel anlamları terk edemezsin.” Bu değerli konuyu Nisa suresinin tefsirinin girişinde beyan etmiştir ve onun “Nisa suresinin betimlediği şekliyle İslam toplumu” adı altında kaleme almıştır. [4]

Doktor Muhammed Mahmut Hicazi ise “el- vahdet’ul Mevzuiyye fi Kur’an’il Kerim” adı altında bir kitap yazmıştır bu kitap Hicri 1390 (miladi 1970 yılında) basılmıştır ve bu konuyu detaylı bir şekilde ele almıştır. Özetle son dönem alimleri bu konuda büyük bir çaba göstermiş ve her surenin kapsamlı bir birliğe sahip olduğunu önemle vurgulamışlardır. Bu kapsamlı birlik ayetlerin irtibatı ve uyumunda önemli bir rolü vardır. Müfessirin ilk görevi ayetlerin tefsirine girmeden önce surelere hakim olan kapsamlı birliği elde etmesidir. Böylece müfessir surenin hedeflerini çok kolay bir şekilde elde edebilir.

Ayrıca belagat alimleri de eskiden beri her surede yer alan “güzel giriş ve güzel son” konusunu Kur’an’ın bedii güzelliklerinden saymışlardır. Bu esas üzere her sure bir zarif bir girişle başlamaktadır ve latif bir son ile sona ermektedir. Bazıları şöyle demektedir: Belagat zaruretinin iktiza ettiği gibi insan sözlerini tam bir zarafetle konuşmacıda hazırlık icat edeceği ve aynı zamanda sözün asıl maksadını beyan edeceği bir şekilde başlamalıdır.

Söze bu tür başlama “beraat-i istihlal”[5] olarak adlandırılmaktadır. Yani sözün başlangıcında işiten kimselerin dikkatini çekme sanatıdır. Meşhur ve güçlü edebiyatçı İbn-i Masum şöyle diyor: “Kur’an surelerinin tümünün girişlerinde en iyi şekilde belagatın bu temel nüktesine riayet edilmiştir.”[6] İbn-i Esir de bu konuda Kur’an surelerinin girişini en iyi örnek olarak zikretmektedir. [7]

İbn-i Ebi’l Esbağ, hüsn-i hitam hakkında şöyle diyor: “Konuşmacı kimse sözlerini tam bir incelikle ve güzellikle bitirmelidir. Zira etkileri işitenin üzerinde baki kalan en son cümleler konumundadır. Dolayısıyla en akıcı ve yetkin ifadelerle sözüne son vermelidir.” Daha sonra detaylı bir şekilde tek tek sureleri ele almış ve surelerden her birinin güzel bir son ile bittiğini ilm-i bedi’[8] açısından ortaya koymuştur. [9]

Belagat alimleri de surelerinin sonlarının tıpkı başları gibi tam bir incelik ve zarafetle eda edildiği hususunda görüş birliği içinde bulunmaktadır. İbn-i Masum şöyle diyor: “Surelerin sonları da tıpkı başları gibi belagatın en güzel şekliyle ifade edilmiştir ve de bitişe en uygun ve kamil ifadeler kullanılmıştır.” Ardından İbn-i Masum bazı sureleri zikretmiş ve onların güzel bir şekilde bittiğini örneklerle sunmuş ve şöyle demiştir: Surelerin son sözleri hakkında biraz düşünecek olursan bu son sözlerin en güzel ve en kamil incelikle beyan edildiğini göreceksin. [10]

Celaluddin Suyuti de surelerin güzel sözlerle başlaması ve bitmesi hakkında büyük ve değerli kitabı Mu’terik’ul Ekran adlı kitapta uzun uzadıya söz etmiştir ve edebiyatçı üstatlardan bu konuda çok değerli sözler aktarmıştır. [11] Bir de Et- Temhit kitabının beşinci cildinde mezkur konuların özetini örnekleriyle birlikte aktarmaya çalıştık.

Şimdi de akla şu soru gelmektedir: Acaba akıcı bir önsöz ve güzel bir son sözle biten bir cümlenin yüce bir hedefinin olmaması düşünülebilir mi? Bu son dönem alimlerinin derk ettikleri çok önemli bir husustur. Değerli üstat Allame Tabatabai bu konuda ısrar göstermektedir ki her sure sadece dağınık ayetlerden oluşmamaktadır ve aralarında mutlaka kapsamlı bir birlik vardır. Surelerin tümünde bu kuşatıcı vahdet ve birlik göze çarpmaktadır. Bu kuşatıcı birlik ayetleri birbiriyle ilişkilendirmektedir. Konusal vahdet veya siyak vahdeti kelami delillerden biri olup buradan kaynaklanmaktadır. Allame şöyle diyor: “Allah-u Teala ayetlerden bir grubu diğer bir gruptan ayrı kılmış, her birini sure olarak adlandırmıştır. Bu da her bölüm (sure) içinde bir tür uyum ve birliğin olduğunu göstermektedir. Öyle ki surenin içinde olan bu uyum ve birlik diğer surelere oranla mevcut değildir. Bu açıdan her surenin hedefinin diğer surelerin hedefinden farklı olduğunu anlamaktayız. Her sure belli bir hedef ve maksat için nazil olmuştur ve her sure bu hedefin beyanından sonra sona ermiştir.”[12]

Allame Tabatabai her surenin önünde kısaca o surenin hedeflerini beyan etmiş ve bu uygun davranışıyla surelerin metninde gizli olan sırları ifşa etmeye çalışmıştır. Bu hareketi ile tefsir dünyasına çok değerli katkıda bulunmuştur. Allah Kur’an’a yaptığı hizmetlerden dolayı onu en güzel şekilde mükafatlandırsın.

Biz de örnek olarak Hamd suresinin ayetleri arasındaki ilişkiyi, yedi ayetin doğal düzeni ile özel bir tabii düzenden bahseden bakara suresinin girişini, hedeflerini ve sonunu gücümüz oranında ele almaya çalışmış bulunmaktayız.”[13]

Her sure hakkında biraz düşünüldüğü taktirde bu uyum ve sureye hakim olan kapsamlı birlik açık bir şekilde göze çarpmaktadır.

İmam Fahru’r Razi Bakara suresinin son ayetleri ve surenin içinde söz konusu edilen konularla ilişkisi hakkında şöyle demiştir: “Her kim Bakara suresinin güzel zarafeti hakkında düşünecek ve ayetlerin tertibinde kullanılan ilginç teknikleri inceleyecek olursa, Kur’an’ın; kelimelerin fesahati, değeri ve yüce anlamları hakkında mucize olduğu gibi, ayetlerinin güzel tertibi ve düzeni olduğu açısından da mucize olduğunu derk edecektir. Belki de Kur’an’ın üslub açısından mucize olduğunu söyleyenler de bu hakikati dile getirmek istemişlerdir. Ama ne yazık ki gördüğümüz gibi müfessirlerin çoğu bu nükteden gaflet etmişlerdir ve buna teveccüh etmemişlerdir.”[14]

Fahr-u Razi daha sonra da şairin şu sözünü aktarmaktadır:

“Yıldızları her ne kadar gözlerimiz küçük görse de bu günah gözlere ayıptır, küçük gözüken yıldızlara ait değil.”

 

Gerekli Hatırlatma

Bazısı ayetler arasındaki uyumun yanı sıra surelerin uyumundan da söz etmiştir ve sureler arasındaki tertibin de vahye dayandığını ifade etmek istemişlerdir. Hatta bazı kimseler de bundan da öteye bunun ilahi hikmete dayandığını ifade etmiş ve Kur’an’ın surelerin tertibindeki mucizelerini ortaya koymuşlardır. [15]

Burhanuddin Bukai (hicri 885 yılında vefat etmiştir) “Nezm’ud Durer fi Tenasub’il Ayat ve’s suver” adlı çok detaylı bir tefsir kitabı yazmıştır. Bu konuda çok mübalağalı ifadeler kullanmış ve itidal çizgisinden çıkmıştır. Konuya şuradan başlamıştır ki istiaze ve besmele arasındaki uyum istiazenin elif harfiyle başlaması, yaratılışın başlangıcına işaret etmesidir. Ama besmele “ba” harfiyle başlamaktadır ve “ba” harfi dudakla ifade edilen harflerden biridir, “me” harfiyle de sona ermektedir. Bu “me” harfi ise meada (ahirete) işarettir. Daha sonra da o halde istiaze ve besmele yaratılış ve ahireti kuşatmaktadır. Ayrıca Kur’an’ın sonu ile –iki muavezeteyn suresiyle sona ermektedir- ve Kur’an’ın istiaze ile başlayan başlangıcı arasında bir uyum vardır. Her kim Kur’an tilavetinde Kur’an’ın sonunu başına bağlayacak olursa bu tenasübe riayet etmiş olur. [16]

Daha sonra da surelerin birliği hakkında uzun uzadıya konuşmuştur ve genellikle bu söyledikleri delilsizdir ve de çok ilginçtir.

Bundan daha ilginci ise, çağdaşı olan Celaluddin Siyuti’nin üstün zekalığı ve dahiliğine rağmen, Bukai’nin söylediklerini beğenmediği halde, kendisi et-Tenasuk’ud Durer fi Tenasub’is- Suver” adlı bir kitap yazmıştır ve hiç bir delili olmaksızın benzeri konuları dile getirmiştir. Örneğin Mesed (Tebbet) suresi ile, hemen ardından gelen Tevhit (ihlas) suresi arasındaki uyum vezin ve kafiyelidir (dal harfiyledir) . Bu konuda şöyle demiştir: “Mesed suresi, “fi cidiha hablun min mesed” ayetiyle bitmektedir. Tevhit suresi ise, “kul huvallahu-u ehad” ayeti ile başlamaktadır ki her ikisinin son harfi de “dal” harfidir.”[17]

Bu tür delilsiz sözlerden insan sıkıntıya düşmektedir. Seyyid Kutub’un dediği gibi Kur’an, o kadar azametli, yüce ve değerlidir ki bu tür delilsiz zorluklara katlanmaya hiç gerek yoktur. İlginç olanı da şudur ki bazı değerli müfessirler, bu tür delilsiz sözleri çok değerli tefsirlerinde kaydetmişlerdir. [18]

Bu yüzden hatırlatmak gerekir ki, sureler arasında manevi bir uyum yoktur ve sureler arasındaki düzen ise vahye dayanmamaktadır. Aksine Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra sahabenin eliyle bazı münasebetler ve itibarlar üzere, örneğin surelerin büyüklüğü ve küçüklüğü esası üzere yapılmıştır ki bunun açıklaması önceki bölümlerde yer almıştır.

 

Nükteler ve Zarafetler:

Kur’an’ın Arapları şaşırtan özelliklerinden biri de bedii nükteleri ve konuşma zarafetlerini kullanmış olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de istiareler[19] teşbihler[20] kinayeler[21], mecazlar[22] ve bedii nükteler (sözün garib ve güzel olması hâli) oldukça fazla göze çarpmaktadır. Bütün hususlarda Arapların yaygın metotlarına riayet edildiği halde bu kullanım hususları o kadar zarafetle ve incelikle eda edilmiştir ki söz erbaplarının ve Arap edebiyatçılarının hayrete düşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla edebiyatçılar Kur’anî teşbihlerin en sağlam teşbihler olduğunu ve bu teşbihlerin bütün güzel nükteleri barındırdığını ve manaları betimleme tekniği hususunda en üstün beyanların kullanıldığını kabul etmişlerdir. Arap dünyasının büyük edebiyatçısı İbn-i Esir tekilin tekile teşbihi hususunda söz etmiş ve Kur’an’daki “ve cealne’l leyle libasen”[23] ayetini örnek olarak adlandırmıştır. İbn-i Esir’in dediğine göre Kur’an geceyi bir elbise gibi giyilen giyeceğe benzetmiştir. Zira gece karanlığı bireyleri birbirinin gözünden gizlemektedir. Böylece eğer biri düşmandan kaçmak isterse veya biri pusuya yatmak isterse veya bir şeyi diğerlerinin gözünden gizlemek isterse gece karanlığı çöktüğünde gece karanlığından en iyi şekilde istifade edebilir. İbn-i Esir şöyle diyor: Bu Kur’an dışında başka bir yerde bulunmayan teşbihlerdir. Zira gecenin kuşatıcı karanlığını bedene giyilen elbiseye benzetmek, Kur’an’ın ortaya koyduğu ve Arapların şiir ve düz yazılarında eşinin görülmediği teşbihlerden biridir. Aynı şekilde eşleri birbirine örtü olarak betimleyen onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz.”[24] ayetin de bu teşbih zariflikleri ve incelikleri kullanılmıştır. Elbise insan için bir süs olduğu ve avret mahallini kuşattığı, insanı sıcak ve soğuktan koruduğu gibi, eş de hayatın süsü, çirkinlikleri örten, insanı hatalardan ve pisliklere düşmekten koruyan bir unsurdur. Dolayısıyla ne kadar güzel bir benzetme yapılmış ve akıcı bir tabir kullanılmıştır.”

İbn-i Esir daha sonra şöyle diyor: “Kur’an’ın çekici ve güzel teşbihlerinden biri de Kadınlarınız sizin için bir ekin mahallidir[25] ayetidir. Bu ayette yer alan benzetme de o kadar yetkin ve dakik bir benzetmedir ki mecazdan çok hakikati andırmaktadır. Zira ayette yer alan “hars” kelimesi ekine hazırlıklı olan toprak anlamındadır ve kadının rahmi bu toprağa benzetilmiştir. Gerçekten de kadının rahmi çocukları ekmek için uygun ortam konumundadır. İbn-i Esir bu konuda uzun uzadıya söz etmiştir, Kur’an’da yer alan bu göz alıcı betimlemeleri Arap sözünde yer alan bazı benzetmelerle mukayese etmiş ve Kur’an’ın betimleme tekniğindeki üstünlüğünü çok güzel bir şekilde gözler önüne sermiştir. [26]

Emir Yahya b. Hamza Alevi de bu konuda detaylı sözler etmiş ve Kur’an’ın mana ifade tekniği hususundaki üstünlüklerini çok güzel bir şekilde beyan etmiştir. [27]

Aynı şekilde güçlü Mısırlı yazar Seyyid Kutup da “et-Tasvir’ul fenni fi’l Kur’an” adında bir kitap yazmıştır ve değerli tefsiri Fi Zilal’il Kur’an’ın yanı sıra bu kitabında da çok güzel açıklamalarda bulunmuştur. Bu güzel sözlerin bir kısmını et- Temhid kitabının beşinci cildinde aktarmaya çalışmıştır. Seyit Kutup bu kitabında Kur’an’da yer alan istiare, kinaye, mecaz ve bedii nükteler hakkında çok detaylı bir şekilde sözler etmiştir. [28] Bu sözleri burada aktarmak mümkün olmadığından bu kadarıyla yetiniyoruz.

Ayetullah Marifet



[1] Söz gelişi, ifade tarzı. Üslub, tarz, yol.

[2] Şehate, Ehdaf-u Kulli’s sure, s. 4- 5

[3] Üstat Deraz, el-Medhal İla Deraset’il Ku’ran-ı Kerim, Mukaddime, a. g. e. s, 5- 6

[4] Medeni, el- Muctemeu’l İslami, s. 5- 7    

[5] Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç.

[6] İbn-i Masum Envar’ur Rebi’ c. 1, s. 34

[7] İbn-i Esir, el- Mesel’us Sair, c. 3, s. 98

[8] İlm-i beyânın üç bölümünden üçüncü bölümüdür ki, bediiyat da denir. Muktezâ-i hâle uygun bir kelâmın lâfız ve mânâ bakımından daha da güzelleştirilmesinin kaidelerinden bahseder. Bu kaidelere Edebî San’atlar da denir. Her şeyin güzellik cihetlerinden bilhassa Arabi terkiplerden bahseder, kelâmın güzelliğini ve muktezâ-ı hâle mutabakatını ve vuzuh-u delâletini işitmeğe ve ruha mülâyim ve hoş gelecek surette intisak, insicam, tertib ve intizamını bildiren usul ve kaidelerin ilmidir. Cemi olarak hepsine ulum-u bedi’a dendiği gibi, İlm-i bedi’ diye de söylenir. İki kısma ayrılır. 1- Muhassınât-ı mâneviye : Kelâmın mânâsına ait san’atlar. Tevriye, hüsn-ü ta’lil, üslub-u hakim. . gibi. 2- Muhassınât-ı lâfziyye : Kelâmın lâfzına ait san’atlar. Seci’, cinas gibi.

[9] İbn-i Ebi’l Esbağ Bedi’ul Kur’an s, 343 ve s. 346- 353

[10] Envar’ur Rebi, c. 6, s. 325

[11] bkz. Celaluddin Suyuti, Muterik’ul Ekran, c. 1, s. 75- 79 ve hakeza Kitab’ul İtkan, c. 3, s. 316- 319

[12] Tefsir’ul Mizan, Tahran baskısı, c. 1, s. 14 ve Beyrut baskısı s. 16

[13] bkz. et-Temhid, c. 5, s. 248- 251

[14] Fahr’ur Razi, Tefsir-u Kebir, c. 7, s. 127

[15] Muhammed Taki Şeriati, Tefsir’i Nevin, s. 19- 20

[16] bukai, Nezm’ud- Durer, c. 1, s. 22 ve s. 15

[17] Siyuti, Tenasik’ud- Durer, s. 71, bu risale Esrar’ut Tertib’il Kur’an adıyla ve Abd’ul Kadir, Ahmed Ata’nın incelemeleriyle basılmıştır.

[18] Değerli müfessir Tebersi, kendi değerli tefsiri Mecme’ul Beyan’da bunları zikretmiştir.

[19] Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san’atına istiare denir. Cesur ve kuvvetli bir insana “arslan, kurnaz bir kimseye “tilki” demekle istiare yapmış oluruz.

[20] Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek sanatı. Erkân-ı teşbih: ( Teşbihin rükünleri) : 1- Müşebbeh ( Benzetilen) , 2 - Müşebbehün bih ( Kendisine benzetilen) , 3 - Vech-i şebeh ( benzetme ciheti) , 4 - Edât-ı teşbih ( Teşbih edatı) Birinci ve ikinciye ( Yâni, müşebbeh ve müşebbehün bih) “tarafeyn : İki taraf” denir. Meselâ: “Nuri şecâatte Hazret-i Ali gibidir” denildiğinde: “Nuri” müşebbeh, “şecâatte” vech-i şebeh, “Hazret-i Ali” kelimesi ise müşebbehün bih’dir. “Gibi” kelimesi ise edat-ı teşbihtir.

[21] Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.

[22] Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi. Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi. Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur. Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında “karine-i mânia” bulunursa mecaz’dır. Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattir. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır. Faraza, muallim tarafından talebeye “tahta başına geç” denilirse, mecaz’dır. Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur. Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel’dir. Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır: 1-Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır. “Derse girildi” denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi. “Yemekhâneye indi” denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi. Mânâca cüz’i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz. 2-Sebebiyyet, müsebbebiyyet: Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. “Bir muharrir, kalemiyle geçinir” cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen “bereket yağıyor” cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murat edilmesi gibi. 3- Cüz’iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz’ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kastedilmesidir. “Marmara’dan her yelken uçar gibi neş’eli” beytindeki yelken kelimesi gibi ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murat edilmiştir. 4- Itlâk ve takyid: Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır. Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ “at”ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından “Mecaz” olur. 5- Kevniyyet: Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; “bizim çocuk” demesi gibi. 6- Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteplerine yeni girmiş talebeye “doktor ve kaptan” denilmesi gibi

[23] Nebe suresi 10. ayet

[24] Bakara suresi 187. ayet

[25] Bakara suresi, 223. ayet

[26] bkz. İbn-i Esir, el- Mesel’us Sair, c. 5, s. 126, 128

[27] bkz. Emir Alevi, et-Teraz c. 3, s. 399

[28] bkz. et-Temhid fi Ulum’il Kur’an, c. 5, s. 333 sonrası



  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved