• Tarih: 2010 Nisan 19

Kur’an’ın Mucize Oluşu (2)


           

 

Son zamanlarda bilginlerin büyük önem verdiği Kur’an’ın beyanî mucize boyutlarından biri de kavramlarının ahenk düzenidir. Bu boyut o kadar güzel ve çekicidir ki Arapları daha ilk günden Kur’an kelamının beşer gücünün üstünde olduğunu ve sadece Allah’ın bu tür bir beyanda bulunabileceğini itiraf ve ikrar etmeye zorlamıştır. Kur’an kavramlarının ahenk düzeni, iç açıcı ve ferahlatıcı bir melodi vücuda getirmektedir. Bu melodi insanın duygularını harekete geçirmekte, kalpleri kendine aşık kılmaktadır. Kur’an’ın güzel melodisini işiten herkes için her ne kadar, Arap olmasa da –nerede kaldı ki Arap olsun- Kur’an dinlerken zihnini celbeden ilk halet, Kur’an sesinin çekiciliği ve güzel düzenidir. Bu düzende kavramların harekeleri ve sükunları (vakıfları) öyle bir şekilde oluşturulmuştur ki işitildiği an, yüreklere oturan bir ses kulağa gelmektedir. Kalpte büyük bir heyecan vücuda getirmekte ve insan ruhunda bir ferahlık oluşmaktadır. Bir açıdan da “med”[1] ve “gunne”[2] harfleri kelimelerde hesaplı bir şekilde yer almıştır. Öyle ki, ses tonuna ahenk vermekte, kârinin nefes almasına yardımcı olmaktadır. Böylece kari kimse, fasıla çizgisine ve tertil üstatlarının izin verebildiği yere kadar yetişebilsin ve yeniden nefes alabilsin. Bir kimse birkaç defa bir şeyi dinleyince artık o şiirin tonu ve ahengi kendisi için tekrar sayılmakta ve usandırıcı olmaktadır. Ama Kur’an’ın her an değişen ve yenilenen sesini işittiğinde insan asla usanmamakta ve bezmemektedir. Aksine işitme susuzluğu, her an daha da bir artmaktadır. Zira Kur’an’ın sebepleri, evtatları ve fevasilleri[3] sürekli olarak yer değiştirmektedir ve her birisi adeta kalbin bir köşesini okşamaktadır.

Araplar, Kur’an nazil olmadan önce bazen şiirlerinde bu tür ses çeşitlerinden istifade ediyordu. Ama, çoğu kez israf ve tekrar sebebiyle bu çeşitlemeleri usandırıcı oluyordu. Sonuçta nesirde -ister mürsel, ister müsecce’ olsun- Kur’an’da var olan selaset (akıcılık) ve tatlılık görülmemiş bir şeydi. Oysa Arapların en iyi düz yazılarında dahi, akıcılığını azaltan bir takım ayıplar görülmektedir. Onların hiç biri Kur’an gibi bir tertil kabiliyetine sahip değildir. Eğer tertili hususunda ısrar gösterilecek olursa, bu bir zorlama olmakta ve sözün değerini azaltmaktadır.

Bu esas üzere Arapların kendi zanlarınca Kur’an’a verdikleri en küçük lakabın, “bu söz şiirdir, eğer şiir değilse sihirdir” sözüne şaşmamak gerekir. Bu söz bile, Arapların Kur’an’ın güzel ve azametli sözü karşısındaki hayranlığını ve hayretini göstermektedir. Zira Kur’an’da yer alan sözler, düz yazıdan çok daha üstün ve azametlidir. Aynı zamanda şiirin tatlığı ve güzelliğine de sahiptir.

Üstat “Deraz” şöyle demiştir: “İnsan bu zorlanan mahreçlerden böylesine nurlu cevherlerin bu harf tertibi ile dışarı çıktığını görünce büyük bir lezzet almakta ve vecde gelmektedir. Bu harflerde adeta biri çalmakta, diğeri söylemekte, üçüncüsü fısıldamakta, dördüncüsü bağırmakta, beşincisi nefesi titretmekte, altıncısı nefes yolunu tıkamakta ve siz ahenk güzelliğini görmektesiniz. Çeşitli ve uyumlu bir mecmuada ne bir tekrar, ne bir boş söz, ne gevşeklik, ne kabalık, ne harfler ve sesler arasında çirkinlik göze çarpmaktadır. Bu esas üzere Kur’an kelamı, ne bedevilerin kaba sözüne, ne de şehirlilerin yumuşak sözlülüğüne benzemektedir. Aksine her ikisinin karışımı bir stil ortaya koymuştur. Birincinin selabetine, ikincinin ise letafetine sahiptir. Adeta iki dilin karışımı bir şeydir ve iki dilden oluşmaktadır. Evet, Kur’an böylesine taze ve güzel bir giysiye sahiptir. Bu ise içinde değerli inciler gizleyen sedefi andırmaktadır. O halde eğer, sürekli güzelliği seni içindeki gizli hazinelerinden alı koymazsa, tazeliği ve sevinçliliği maverasındaki gizli perdeleri seni engellemezse ve sen kabuğu içinden ayırır, sedefi inciden kenara iter, lafızların düzen ve süsünden manaların azametine ulaşacak olursan, çok büyük ve yüce bir hazineye sahip olusun. Çok daha güzel manalar elde edersin. Orası Kur’an’ın ruhu ve hakikatidir. Bu ateş, Musa’yı mukaddes vadide ateş ağacına doğru sürükleyen bir nurdur ve orada kutsi ruh esintisi, sana da şöyle diyecektir: “Şüphesiz ben alemlerin rabbi olan Allah’ım.”[4]

Seyyid Kutub, Kur’an’ın ahenk düzeni hakkında şöyle diyor: “Böyle bir melodi; özel bir düzen, bir kelimede harflerin uyumu ve kelimelerin belli bir fasılada birlikteliği sayesinde meydana gelmiştir. Bu açıdan Kur’an hem düz yazının özelliklerine hem de şiirin hususiyetlerine sahiptir. Aynı zamanda manalar ve beyan hakkındaki Kur’an’daki bu üstünlük, onu kafiye ve “efail” kayıtlarından kurtarmış ve tam bir beyan özgürlüğünü mümkün kılmıştır. Aynı zamanda, şiir hususiyetinde de onun deruni musikisini almış, bir tür vezin oluşturan fasılaları da Kur’an’a ayrı bir güzellik katmıştır. Bu özellikler Kur’an’ı kafiyeden ve “efail”den müstağni kılmıştır. Aynı zamanda Kur’an hem şiir ve hem de düz yazı özelliklerine sahip olmuştur. Kur’an okunurken, Kur’an’daki deruni ahenk tümüyle hissedilmektedir. Bu ahenk kısa surelerde yakın fasılalarıyla ve tümel olarak tasvir ve portrelerde daha çok göze çarpmaktadır. Uzun sürelerde ise, bu daha az göze çarpmaktadır. Ama sürekli ahenk sistemi göze çarpmaktadır. Örneğin Necm suresinde şöyle okumaktayız:

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى {1} مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى {2} وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى {3} إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى {4} عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى {5} ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى {6} وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى {7} ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى {8}فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى {9} فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى {10} مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى {11} أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى {12} وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى {13} عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى {14} عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى {15}إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى {16} مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى {17} لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى {18} أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى {19} وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى {20}

Battığı zaman yıldıza and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. O başka değil, ancak bir vahiydir, vahiy-olunuverir. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir. (Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu. O, en yüksek bir ufuktaydı. Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.             Yine de siz görmüş olduğu üzerinde onunla tartışacak. And olsun ki o, Cebrail’i sınırın sonunda başka bir inişinde de görmüştür. Ki Cennetü’l Me’va onun yanındadır. O vakit ki, Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Göz ne çevrildi ve ne de tecavüz etti. And olsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.            Ey inkarcılar! şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? [5]

Bu fasılalar, yaklaşık olarak eşit bir vezne sahiptir. Ama sadece Arapların “aruz” sanatı esasınca değildir. Kafiyelerine de riayet edilmiştir. Bu ikisi ayrıca, ayrı bir özellik teşkil etmektedir ki vezin ve kafiye gibi zahir değildir. Bu özellik, kavramların harflerinin birliğinden ve kelimelerin cümle içindeki uyumundan meydana gelmektedir ve musiki ritmini oluşturmaktadır. Bu son özellik iç his ve müzikal idrak sebebiyle, bir ritim ile diğer ritim arasında her ne kadar fasılaları ve vezni bir olsa da farklılık oluşturmaktadır. Cümlede musiki düzenine uyulduğu için buradaki uyum düzeni, ne kısadır, ne uzundur, orta makamda bulunmaktadır. Aynı zamanda “reviy harfleri”ne[6] dayanarak bir dizi ve destanımsı bir feza oluşturmuştur. Bütün bu özellikler, hissedilir özelliklerdir ve bazı fasılalarda oldukça açık bir şekilde görülmektedir. Örneğin, أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى “Ey inkarcılar! şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? “ ayeti yerine,

 أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ Ey inkarcılar! şimdi Lat, Uzza üçüncüleri olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? diyecek olursak kafiye ortadan kalkmaktadır ve ahenk bozulmaktadır. Eğer: أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى وَمَنَاةَالْأُخْرَى “Ey inkarcılar! şimdi Lat, Uzza ve bundan başka olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? “ diyecek olursak, o zaman da vezni bozulmaktadır.

Hakeza Allah-u Teala:

أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنثَى {21} تِلْكَ إِذاً قِسْمَةٌ ضِيزَى{22}

 Sizin için erkek de O’nun için dişi mi? Bu, o halde âdilâne olmayan bir taksim” diye buyurmuştur. Eğer bunun yerine:

أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنثَى {21} تِلْكَ قِسْمَةٌ ضِيزَى{22}

 Sizin için erkek de O’nun için dişi mi? Bu, âdilâne olmayan bir taksim” söylenecek olsaydı, “izen” kelimesiyle kıvam bulmuş olan kelamın ahengi bozulmuş olurdu.

Elbette bu sözler, “الْأُخْرَى”, “الثَّالِثَةَ” veya “إِذاً” kelimelerinin fazlalık olduğu anlamında değildir. Sadece vezin ve kafiye oluşturmak için söylenmemiştir. Bu kelimelerin daha önemli görevi; manaları ulaştırmaya yardımcı olmalarıdır. Bu da Kur’an’ın teknik özelliklerinden biridir. Bu özellik sayesinde kelime hem mana ifadesinde zaruret ifade etmektedir, hem ahenge kıvam vermektedir. Bu her iki görev de aynı düzeyde yapılmaktadır. Hiç birisi diğerinden üstün değildir.

Daha önce de söylediğimiz gibi ayetler ve fasılalarda (veya ona benzer yerlerde) ahenk düzeni, Kur’an kelamında bir çok yerde açıkça görülmektedir. Sözümüzün delili de şudur ki özel bir şekilde kullanılan bir kelime, kıyasi bir surette başka bir kelimeye dönüştürülecek veya bir kavram silinecek ya da yer değiştirecek olursa bu ahenk düzeni bozulmaktadır. Bir diğer örnek Hz. İbrahim’in (a.s) macerasıdır.

قَالَ أَفَرَأَيْتُم مَّا كُنتُمْ تَعْبُدُونَ {75} أَنتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ {76} فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِّي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ {77} الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ {78} وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ {79} وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ {80} وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ {81} وَالَّذِي أَطْمَعُ أَن يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ

 İbrahim) dedi ki: “Siz ve sizden önceki atalarınızın neye taptıklarını şimdi gördünüz? İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç.            O beni yaratan ve doğru yola iletendir. O beni doyuran ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur. Hesaplaşma günü günahlarımı affedeceğini umduğum da O’dur.” [7]

يَهْدِينِ “yehdine”, َيَسْقِينِ “yaskine”, يَشْفِينِ “yeşfine”, يُحْيِين “yuhyine” kelimelerindeki “ya-i mütekellim”in kullanılması; تَعْبُدُونَ “ta’budun”, الْأَقْدَمُونَ “el-ekdemun”, الدِّينِ “ed-din”… kelimelerindeki kafiyenin korunması içindir.

Bu ayetlerde başka bir örnek daha vardır.

وَالْفَجْرِ {1} وَلَيَالٍ عَشْرٍ {2} وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ {3} وَاللَّيْلِ إِذَا يَسْرِ {4} هَلْ فِي ذَلِكَ قَسَمٌ لِّذِي حِجْرٍ

“Fecre, on geceye (haccın on gecesine) , çifte ve teke, (her şeyi karanlığı ile) örttüğü an geceye yemin ederim ki, akıl sahibi için bunlarda elbette bir yemin (değeri) var, değil mi? “ [8]

Burada, “يَسْرِ” kelimesindeki asli olan “ya” harfi, “وَالْفَجْرِ”, “عَشْرٍ”, “الْوَتْرِ”, “حِجْرٍ” kelimesiyle uyum içinde olsun diye hazf olmuştur.

Başka bir örnek:

يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُّكُرٍ {6}خُشَّعاً أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ {7} مُّهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

“O çağıranın, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.” [9]

Bu ayette “الدَّاعِ” kelimesindeki “ye” harfi silinmemiş olsaydı, öyle anlaşılıyor ki vezin ve kafiye bozulmuş olurdu. Başka bir örnek de: ذَلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصاً

“İstediğimiz zaten buydu” dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.”[10]

Bu ayette ise, “نَبْغِ” kelimesindeki “ya” harfini kıyas esasınca uzatacak olursak, vezin ve kafiye bir tür bozulmuş olacaktır ve bu da söz konusu örneklerde, sakin olan “ha” harfinin kelimedeki “ya” veya “ya-i mütekellim”e eklendiği taktirde düşecektir.

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ {8} فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ {9} وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ {10} نَارٌ حَامِيَةٌ

“Ameli yeğni olana gelince, işte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye’dir. Nedir o (Hâviye) bilir misin? Kızgın ateş! “[11]

فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُوا كِتَابِيهْ {19} إِنِّي ظَنَنتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيهْ {20} فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ

Hakeza: Kitabı sağından verilen “Alın, kitabımı okuyun, doğrusu bir hesaplaşma ile karşılaşacağımı umuyordum” der. Artık o, hoşnut bir yaşama içindedir.” [12]

İkinci halet için örnek: Bu türde kelimenin kıyasi suretinde hiç bir değişim vücuda gelmemektedir. Ama eğer kelimelerin terkip düzeni değişecek olursa, bu terkipte gizli olan musikide bir tür karmaşıklık vücuda gelecektir. Örneğin:

ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا {2} إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاء خَفِيّاً {3} قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيّاً {4}

“Bu, Rabbinin kulu Zekeriya’ya olan rahmetini anmadır. Hani O, Rabbine içinden yalvarmış. Rabbim! dedi, benden (vücudumdan) , kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.”[13] ayetindeki “مِنِّي” kelimesi, “الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيّاً” ifadesinden önce getirilmiş olsaydı ve cümle, “قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ مِنِّي الْعَظْمُ” diye söylenmiş olsaydı, bu durumda vezin ve kafiyenin bozulmuş olacağı hissedilmektedir. Dolayısıyla “مِنِّي” kelimesi sadece “الْعَظْمُ” kelimesinden sonra gelmelidir ki bu ahenk korunmuş olsun.

قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي Rabbim! dedi, benden (vücudumdan) , kemiklerim zayıfladı.”

Dolayısıyla söylendiği gibi Kur’an kelamında bir tür deruni musiki türü vardır ki bu açık bir şekilde hissedilmektedir. Ama açıklamaya gelmemektedir. Bu musiki cümlelerin deruni terkibinde ve kelimelerin içinde gizlidir. Sadece görülmeyen hislerle ve yüce kudretle derk edilmektedir.

Bu esas üzere deruni musiki; Kur’an’ı beyanı etmekle birlikte, ondan dengeli ve yüce hassasiyetli bir takım kelimeler de yaratmaktadır ki en küçük bir hareket sebebiyle bozulmaktadır. Gerçi bunlar şiir kelimeleri değildir. Şairlerin bir çok kayıtlarına da sahip değildir. Beyan özgürlüğünü ortadan kaldıran ve insanı hedeften uzaklaştıran kayıtlar da burada yoktur.”[14]

Rafii ise şöyle demiştir: “Araplar düz yazı yazarken de birbirleriyle rekabet ediyorlardı. Bu vesileyle birbirlerine karşı övünüyorlardı. Ama onların söz sitili her zaman tek esas üzereydi. Onlar mantık ve beyan hususunda özgür idiler. Konuşma tekniklerini çok iyi biliyorlardı. Elbette Arapların fesahati bir taraftan fıtri idi ve bir taraftan da tabiattan ilham almıştı. Ama Kur’an nazil olunca, onlar başka bir şeklin olduğunu gördüler. Şüphesiz kelimeler onların bildikleri kelimelerdi. Birbiri ardınca hiç bir zorlama olmaksızın akıcı bir şekilde kullanılmıştı. Bu cümlelerde terkip ve uyum, doruk noktasında bulunmaktaydı. Bunun üzerine Araplar, Kur’an’ın azameti ve yüceliği karşısında şaşkınlığa uğradılar. İçlerindeki zaafı ve zihin melekesinin değersizliğini anlamış oldular.

Arap belagatçıları[15] da o zamana kadar bu sözün benzerini tanımadıkları bir söz gördüler. Onlar, bu yeni sözdeki cümleleri; cümle, kelime ve harflerdeki yüce ahengi görüyorlardı. Bu sözler öylesine uygun bir şekilde yan yana yer almışlardı ki adeta tek bir parça oldukları sanılıyordu. Araplar açık bir şekilde, bu sözlerin ruhunda bir tür ahenk düzeni olduğunu hissediyor ve bu da onların acizliğini ve güçsüzlüğünü ispat ediyordu.

Kur’an’ın musiki ve ruhsal felsefesini derk eden kimseler, hiç bir sanatta Kur’an kelimelerinin doğal tenasübü ve harflerinin ahengine karşı koyulamayacağına inanmaktadırlar. Onlara göre hiç kimse, Kur’an’ın bir tek harfine dahi itirazda bulunulamaz. Ayrıca Kur’an musikiden çok daha üstündür ve aslında taşıdığı hususiyetleriyle musiki değildir.

Musiki melodilerinde seslerin çeşitliliği, uzatma, yankılanma, yumuşaklık, şiddet ve muhtelif hareketler, musiki dilinde ses belagatı olarak adlandırılan modülasyon ve şakıma ekiyle ruhsal heyecana sebep olmaktadır. Eğer Kur’an’ın bu boyutunu tilavetinde göz önünde bulunduracak olursak, hiç bir dilin Kur’an dilinden daha belagatlı olmadığını anlarız. İşte bu boyut Arap olsun veya olmasın bütün insanların duygularını harekete geçirmektedir. Bu esas üzere Kur’an’ın yüksek sesle okunmasının teşvik edilme sırrı da açığa çıkmaktadır.

Kur’an ayetlerinin bitişindeki fasılalar, musiki cümlelerinin bittiği boyutların kamil bir portresidir. Bu fasıla kendi içinde seslerle bir uyum içindedir. Sesin eda ettiği ses türü ve şivesiyle eşsiz bir birliğe sahiptir ve bir açıdan bu fasılaların çoğu musikide var olan “nun” ve “mim” harfiyle veya “med” harfleriyle sona ermektedir ki, o da Kur’an’da doğaldır. [16]

Bazı fen ehli kimseler şöyle demişlerdir: “Kur’an-ı Kerim’de bir çok fasılalar, med, leyin (yumuşak) veya “nun” harfinin eklenmesiyle sona ermektedir. Bu harflerin getirilişinin hikmeti ise bir tür ahenk icat etmektir. Sibeveyh şöyle demiştir: “Onlar –yani Araplar- eğer kendi sözlerine bir uyum vermek isterlerse, şüphesiz “elif”, “ya” ve “nun” harflerini ekliyorlardı. Bu vesileyle sesi uzatıyorlardı. Ama eğer ahenk icat etmek hedefinde değillerse, bu harflerle yetinmekten sakınıyorlardı. Kur’an-ı Kerim’de de bu metot oldukça daha zengin ve güzel bir şekilde kullanılmıştır. Ama fasılalar bu harflerle bitmiyorsa, örneğin sakin bir harfle bitiyorsa şüphesiz bu harf, cümledeki melodiye ve kavramların “takti” edilmesine (kesimine) uyularak getirilmiştir ve ses tonuyla uyum içinde en güzel biçimde kendi yerine oturtulmuştur. Elbette böylesi harfler, genellikle kısa cümlelerde yer almıştır ve uygun bir “kalkale”[17], sesli, yankılı veya musiki düzeninde kendisi için bir ses tonu tayin edilmiş harflerdendir. Dilde sesle uyarmanın insanların kalbindeki tesiri doğal bir tesirdir. Kur’an-ı Kerim, mucizevi ahenk düzeni, herkese hitap etmektedir. Yani dili anlayan veya anlamayan herkesi muhatap karar kılmaktadır.

Bu esas üzere Kur’an-ı Kerim’in kelimeleri öyle harflerden teşkil edilmiştir ki eğer bunlardan birisi düşecek veya değişecek olursa veya ona bir harf eklenecek olursa hemen bir bozulma olmaktadır. Vezin ve ahenk hususunda dahi eksiklik ortaya çıkmaktadır. Kulak ve dil hissini sorunla karşı karşıya getirmektedir ve sonuç olarak ifadelerin uyumu, mahreçlerin belirginliği, harflerin dayanakları ve birbiriyle yakınlığı yeniden problemle karşı karşıya gelecek ve işitme anında bir takım uyumsuzluklar ortaya çıkacaktır.”

Bazıları şöyle demişlerdir: “Kur’an mucizelerinden bu boyut, ilk aşamada okuyucunun veya işiten kimsenin kalbinde belirsiz bir takım hisler uyandırmaktadır. Başka bir ifadeyle, harfleri öyle güzel bir şekilde yan yana karar kılmıştır ki işitildiği zaman musiki aletleri, kafiye, vezin ve bahr[18] olmaksızın böylesine bir azametli bir ahenk kulaklara gelmektedir.

Kur’an’ın bir yerinde Zekeriyya (a.s) Allah’a hitaben şöyle demektedir:

قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيّاً {4}

“Rabbim! dedi, benden (vücudumdan) , kemiklerim zayıfladı, saçım başım ağardı. Ve ben, Rabbim, sana (ettiğim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.”[19] veya Hz. Mesih’in beşikteyken söylemiş olduğu söze kulak verin.

وَجَعَلَنِي مُبَارَكاً أَيْنَ مَا كُنتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ مَا دُمْتُ حَيّاً {31}

“Nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”[20] veya peygamberlerin itaat etmesi hakkında olan ahenkli cümlede ise şöyle yer almıştır:

إِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَن خَرُّوا سُجَّداً وَبُكِيّاً {58}

“Onlara, çok merhametli olan Allah’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.”[21] veya bu dehşetli ahenk ve ses tonu, Allah ile kıyamet günü görüşmeyi nitelendirmektedir ve şöyle buyurmaktadır:

وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْماً {111}

“İnsanlar, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah’a boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.”[22]

Rahman olan Allah, değerli Peygamber’ine tatlı bir ahenk ile hitap etmiştir. Bu ahenk, adeta kalpleri, büyülemektedir.

طه {1} مَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى {2} إِلَّا تَذْكِرَةً لِّمَن يَخْشَى {3} تَنزِيلاً مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى {4} الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى {5} لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاوَمَا تَحْتَ الثَّرَى {6} وَإِن تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى {7} اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى {8}

“Ta Ha Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. (Kur’an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah tarafından peyderpey indirilmiştir. Rahman arşa hükmetmektedir. Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan şeyler ile toprağın altında olanlar hep O’nundur. Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.”[23]

Kur’an-ı Kerim, canilerden söz edince ve onlar için elim bir azabı göz önünde bulundurunca sert bir ifade kullanmakta ve bu ses adeta kulaklarda yankılanmaktadır. Bu kavramlar, adeta atılan sert bir taş haline dönüşmektedir.

 إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ {19} تَنزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ

“Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik. İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp- kopmuş hurma kütükleriymiş gibi.”[24]

Ama tespih getiren melekler, müminler için mağfiret dileyince kavramlar, oldukça akıcı ve yumuşak olmaktadır.

رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْماً فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ

“Yarabbi! Sen her şeyi rahmet ile ve ilim ile kuşatmışsındır. Artık tövbe etmiş, senin yoluna tâbi olmuş olanlara mağfiret buyur.”[25]

Kıyamet gününden söz ettiğinde ise, kelimeler, ıstıraplı, öfkeli ifadeler kesin, korkunç ve uyarıcı olmaktadır.

وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ

يُطَاعُ {18}

“Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o onda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne dostu ne de sözü dinlenir şefaatçisi vardır.”[26]

Daha sonra sıra şikayete gelince, ayrı bir ton kullanılmaktadır ve bu şikayetin hiç bir faydası olmadığı belirtilmektedir.

يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ {6} الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ {7} فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan, seni istediği bir şekilde birleştiren, ihsanı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir? “[27]

Ama müjde zamanı gelince… Melekler Meryem’e Mesih’in doğduğunu haber vermektedirler.

يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهاً فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ

 

“Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa’dır. Mesîh’tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldıklarındandır.”[28]

Veya hançer gibi bir feryat yükselerek şöyle buyurulmaktadır:

فَإِذَا جَاءتِ الصَّاخَّةُ {33} يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ {34} وَأُمِّهِ وَأَبِيهِ {35} وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ {36} لِكُلِّ امْرِئٍ مِّنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ {37}

 Kulakları sağır edercesine yüksek o gürültü geldiği zaman. İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır.”[29]

Kur’an mimarisindeki bu ifadeler, ses tonları ve metot çeşitleri eşsiz bir sanat konumundadır. Bundan ne önce ne de sonra benzeri görülmüştür. Bütün bu işler tam bir sadelik içinde gerçekleşmiştir. Uydurma ve yapmacık hiç bir unsur yoktur. Oldukça akıcı kavramlar kalbe girmekte, işe başlamadan önce de akıl, yorum, tefekkür ve düşünce insanı huşuya sevk eden belirsiz bir duygu uyandırmaktadır. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın sesi kulağa gelince ve kalp ile temas kurunca insanın derinliklerinde bizim yorumlayamadığımız bir duygu uyandırmaktadır. Diğer bütün özelliklerin yanı sıra bu özellik, tek başına Kur’an’dan, adeta insanın zihninde yorumlanması imkansız ve eşi olmayan bir portre betimlemektedir. [30]

 

Kur’an’ın Deruni Ahenk Düzeni

Dış musiki; kafiye, kafiyeli söz, düz yazının eşit mısralara bölüştürülmesi, vezinler ve bahirler gibi kararlaştırılmış sanatlardan elde edilmektedir ki, tümü de lafzi ve bitişik soyut kalıplardır. Ama deruni ahenk düzeni kelamın özünden ve hakikatinden elde edilen beyan azameti ve tabir yüceliğinden doğmaktadır. Birinci türün ikinci türden farklılığı ise çok büyüktür. Zira ikinci türde lafzın güzelliği ve mananın azameti, kopmaz bir irtibata sahiptir ve bu ikisinin birlikteliğinden duygusal bir melodi vücuda gelmektedir. Ruhları okşayan bir esinti oluşturmaktadır ve insanın içini heyecana sürüklemektedir. Üstat Mustafa Mahmud, kendi metodunda eşsiz olan veya kendi üslubunda tek sayılan Kur’an mimarisinin ilginç sırları hakkında şöyle demektedir: “İşte tüm bunlar Kur’an kelamının yapısının sırlarının derinliklerinden biridir. Kur’an ne şiirdir, ne düz yazıdır, ne de kafiyeli kelamdır; aksine bir tür deruni musikiyi aşikar kılan söz mimarisidir.

Bilmek gerekir ki, deruni musiki ile dış musiki arasındaki fasıla oldukça çoktur. Örneğin musiki ve ahenk sahibi şiirleri bulunan Ömer b. Ebi Rabia’nın şiirlerine bir göz atalım.

قاله لي صاحبي ليعلم ما بي

اتحب القتول اخت الرباب

Dinleyiciler, bu beyti işittikleri zaman bu beytin musikisinden vecde gelmektedirler. Ama bu şiirin musikisi, dış musiki türündendir ve şair iki eşit mısrada vezinli sözler söyleyerek ve dengeli veya her iki mısrada eşit –veya uzatılmış- son bağlama (kafiye) yaparak sözlerinin ahenkli oluşuna katkıda bulunmuştur. Bu beyitteki musiki dışarıdan duyulmaktadır; içeriden değil. Başka bir ifadeyle kafiye, vezin ve bahir bir musiki oluşturmaktadır. Ama

وَالضُّحَى {1} وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى Kasem olsun kuşluk vaktine. Ve sâkin olduğu zaman geceye.”[31] ayetini okuduğumuz zaman, kafiye, vezin ve kararlaştırılmış mısradan[32] arınmış bir satır görmekteyiz. Ama bütün bunlara rağmen bütünüyle musiki doludur ve her harfinden adeta kalbi okşayan bir melodi yükselmektedir. Şimdi bu melodi nereden ve nasıl vücuda gelmiştir; İşte bu, deruni musiki ve ahenk düzeninin kendisidir. Deruni ahenk düzeni, Kur’an’ın mimari sırlarından bir sırdır ve hiç bir edebiyatçı buna karşı koyamaz.

Hakeza: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى O rahmeti bol olan Allah, Arş’a kurulmuştur.” [33] ayetini okuduğumuz zaman, veya Zekeriyya’nın Allah’a hitaben

قَالَ رَبِّ إِنِّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُن بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيّاً

“Şöyle demişti: “Ey Rabbim! Şüphesiz (artık öyle bir durumdayım ki) benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım (ın saçı) bembeyaz alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de ey Rabbim, hiç bir zaman bedbaht olmadım.”[34] ifadesini okuduğumuz zaman veya Allah’ın Musa’ya hitaben

إِنَّ السَّاعَةَ ءاَتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَى

“Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim.”[35] sözünü işittiğimiz zaman veya Allah’ın suçlulara ceza vaad eden

إِنَّهُ مَن يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِماً فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيى

“Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise orada ne ölür ne de yaşar! “[36] ifadesini tilavet ettiğimiz an, bu ifadelerden her birinin zati bir musikiye sahip olduğunu görmekteyiz. Bu musiki kavramları içinden ilginç bir şekilde adeta dışarı sızmaktadır.

Kur’an Musa’nın hikayesini beyan ettiği zaman da senfonik ve şaşırtıcı bir metot kullanmakta ve şöyle buyurmaktadır:

وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقاً فِي الْبَحْرِ يَبَساً لَّا تَخَافُ دَرَكاً وَلَا تَخْشَى {77} فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُم مِّنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ {78} وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَى

“And olsun ki biz Musa’ya: Kullarımla birlikte geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç, diye vahiy etmiştik. Firavun, ordusuyla onları takip etti, deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış! Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.”[37]

Bu ayette kullanılan kavramlar oldukça akıcı ve selaset doruğunda olan kavramlardır. “yebesen” veya “la tahafu dereken” gibi kelimeler büyük bir incelik temessülüdür. Adeta kelimeler yaratıcılarının ellerinde erimektedir, düzene girmektedir ve onlarda eşsiz bir ahenk ve düzen içinde tecelli etmektedir. Bu ahenk düzeni bütün Arap kitaplarında eşi ve benzeri olmayan bir fizyonomi arz etmektedir.

Bu ahenk düzeni ve cahili şiir ile çağdaş şiir ve düzyazı arasında hiç bir benzeri yoktur. Kur’an’ın azametini lekelemek için didinen düşmanların bütün çabalarına rağmen tarih boyunca taklit çabalarından ve düşmanca tuzaklardan bir tanesi dahi ayakta kalamamıştır. Bütün bu kargaşalıklar arasında Kur’an ifadeleri kendine has özellikler taşımaktadır ve yorumlanmaz bir yapı olarak tecelli etmektedir. Bu konuda yapılabilecek en inandırıcı yorum Kur’an’ın insan elinin ulaşamadığı bir kaynağa sahip olduğu yorumudur.

Şimdi de şu ayetlerin ikası[38] güzel melodisine kulak verelim:

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَى مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ

“Arş sahibi, varlıkların en yücesi olan Allah, kavuşma gününü ihtar etmek için kullarından dilediğine emriyle vahyi indirir.”[39]

Hakeza:

فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوَى يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَمُخْرِجُ الْمَيِّتِ مِنَ الْحَيِّ

“…Tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır…” [40]

Hakeza:

فَالِقُ الإِصْبَاحِ وَجَعَلَ اللَّيْلَ سَكَناً وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ حُسْبَاناً

“Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı vakit ölçüsü kılandır.”[41]

Hakeza:

يَعْلَمُ خَائِنَةَ الْأَعْيُنِ وَمَا تُخْفِي الصُّدُورُ “ (Allah,) Gözlerin hainliklerini ve göğüslerin saklamakta olduklarını bilir.”[42]

Hakeza:

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ “Gözler O’nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilendir.”[43]

 

Kur’an’ı Güzel Sesle Okumak

وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً Ve Kur’an’ı da belli bir düzen içinde (tertil üzere) oku.”[44]

Şimdi artık deruni musiki, ilginç şiir tonu, ses nağmeleri ve ahenk içindeki düzen yapısıyla bir yere kadar tanışmış olduk. Sonuç olarak şu nükteye ulaşmaktayız ki Kur’an’ı tilavet etme emrinde güzel sesli olmak tavsiye edilmiştir. Kur’an kârilerinden sesi uzatma, modülasyon, terci[45] ile kıraat ve benzeri tilavet zarafetlerine riayet etmeleri istenmiştir. Burada bu konuda birkaç rivayet nakletmek istiyoruz.

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her şeyin bir süsü vardır. Kur’an’ın süsü de güzel sestir.”

Güzelliklerin en güzelinden birisi güzel saç, diğeri ise insanı kendine çeken güzel sestir.

“Kur’an’ı güzel sesle ve Arapça nağme ile okuyunuz, fesat ehli ve günahkarların basit nağmelerinden sakınınız.”[46]

Hakeza: “Güzel ses, Kur’an için bir süstür.”

Hakeza: “Kur’an’ı güzel sesle okuyunuz; zira güzel ses Kuran’ın güzelliğini artırır.”

Hakeza: “Kur’an’a seslerinizle güzellik katınız.”

İmam Sadık (a.s) ise [47] ayetinin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Bu ayet şu anlama gelmektedir: Kur’an’ı yavaş yavaş okuyunuz ve seslerinizi güzel kılınız.”[48]

İmam Bakır (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Kur’an’ı güzel sesle okuyunuz. Zira aziz ve celil olan Allah Kur’an’ın güzel sesle okunmasını sever.”[49]

Resulullah (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Kur’an hüzünlü bir ahenk ile nazil olmuştur. O halde onu vecdden[50] kaynaklanan ağlamayla okuyunuz. Eğer ağlayamazsanız, ağlar gibi okuyunuz ve Kur’an’ı güzel sesle okuyunuz ki her kim onu güzel sesle okumazsa bizden değildir.”

Hakeza: “Her kim Kur’an’ı güzel sesle okumazsa bizden değildir.”[51]

İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Kur’an hüzün ile nazil olmuştur. O halde Kur’an’ı hüzünlü bir sesle okuyunuz”[52]

Elbette güvenilir kimselerin Allah Resulünden naklettikleri sözler oldukça çoktur ve bu sözlerimiz için ayrı bir delil teşkil etmektedir.

İbn-i Arabi[53] ise şöyle demiştir: “Araplar bineğe binerken, bahçede otururken veya diğer zamanlar rukbani[54] ses dinliyordu. Ama Kur’an nazil olduğu zaman Peygamber (s.a.a) rukbani ses dinleme yerine hecira[55] sesini dinlemelerini ve seslerinin de Kur’an ile olmasını istiyordu.”[56]

Zamahşeri ise şöyle demiştir: Araplar bütün hallerinde bineğe binerken ya bir yere yaslanırken, evlerinin bahçesinde otururken veya diğer durumlarda rukbani şarkı söylüyordu. Peygamber (s.a.a) gönderilince ağır bir şekilde Kur’an okumalarını istedi ve şöyle buyurdu: “Her kim Kur’an’ı rukbaninin yerine geçirmezse ve fısıldayarak zemzeme etmez veya güzel bir sesle okumazsa bizden değildir.”[57]

Firuzabadi ise şöyle demiştir: “Ganahu şiir ve gana bihi tağniyeten” cümlesi şiiri sesle okudu ve onu şarkı halinde söyledi demektir.”

Zubeydi ise şöyle demiştir: “Allah hiç kimseye Peygamber-i Ekrem (s.a.a) kadar Kur’an’ı aşikar bir şekilde taganni[58] ile okumaya izin vermemiştir.”

Ezheri ise şöyle diyor: “Abdulmelik Bagavi ,Rabi’den ve o da Şafii’den bana şöyle nakletmiştir ki taganninin anlamı Kur’an’ı hüzünlü ve ince bir sesle okumaktır.”[59] O başka bir hadisi de şahit tutmaktadır ki o hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Kur’an’ı seslerinizle güzelleştiriniz.”

Muhammed bin Ali Mahbub Eş’ari kendi kitabında Muaviye bin Ammar’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebi Abdillah’a (a.s) şöyle dedim: “Acaba bir kimse dua veya Kur’an okur da sesini yükseltmezse, bir şey okumamış gibi mi sayılır? “ İmam şöyle buyurdu: “Evet, öyledir. Ali bin Hüseyin (a.s) Kur’an tilavetinde insanların en güzel seslisi idi. Kur’an tilavet ederken sesini öyle bir yükseltiyordu ki bütün ev halkı işitiyordu.” İmam Sadık (a.s) Kur’an okuma hususunda insanların en güzel seslisi idi. Geceleyin Kur’an okumak için uyanır, sesini yükseltirdi. Su dağıtanlar ve diğer kimseler oradan geçince duruyor ve onun tilavetine kulak veriyorlardı. [60]

Hakeza rivayet edildiği üzere Musa bin Cafer (a.s) de güzel bir sese sahipti. Kur’an’ı çok güzel bir şekilde okuyordu. Nitekim bir defasında şöyle buyurmuştur: “Ali bin Hüseyin (a.s) yüksek sesle Kur’an okumaktaydı ki oradan geçen bir kimse kendine gelsin. İmam (a.s) böyle yapınca artık insanlar buna güç yetiremiyorlardı.” Ona şöyle soruldu: “Acaba Resulullah (s.a.a) ‘de cemaat namazlarında sesini Kur’an tilavet ederken yükseltiyor muydu? “ O şöyle buyurdu: “Resulullah (s.a.a) sadece insanların gücü yettiği şekilde tilavet buyuruyordu.” [61]

Hakeza İmam Ali bin Musa Rıza’dan (a.s) , O’da babasından, O’da atalarından ve onlar da Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Kur’an’ı güzel bir sesle okuyunuz. Zira güzel ses, Kur’an’ın güzelliğini arttırır.” Daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu:

يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ O, yaratmada dilediği kadar artırır.”[62]

 

Şeriat açısından Gına ve Musiki

Şimdi de şeriat açından gına ve musikinin hükmüne bakmak uygundur. Burada akla gelen ilk soru şudur ki acaba gına zaten ve sadece bu unvanla mı haram olmuştur? Acaba Kur’an’ı melodiyle okumak bundan istisna mıdır? Bu genel hükümdeki tahsis nedir? Acaba ezgi bazen mi haram olup haramlar rengine bürünmektedir? Başka bir ifadeyle bu haram, melodinin boş, batıl ve zorbalık sözleri, fuhuşu yayıcı ve insanı Allah yolundan alıkoyan bir tür söz ile birlikte olduğu taktirde mi haramdır?

Bir çok metinlerde Kur’an-ı Kerim’in ayetinde geçen kavl-i zur (yalan söz) “gına” diye tefsir edilmiştir. Zeyd’ul Hişam şöyle nakletmektedir: “İmam Sadık’a (a.s) şunu sordum: “Allah-u Teala’nın

وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ “…yalan sözden kaçının.”[63] ayetinden maksadı nedir? “ İmam şöyle buyurdu: “Burada yer alan kavl-i zur’dan maksat gına[64]dır.” Bu söz diğer bir çok rivayetlerde de yer almıştır. [65]

Başka bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim’in bu ayette sıkınmayı emrettiği kavl-i zur melodi ile de mutabıktır ve melodi de kavl-i zur’un örneklerinden biridir. Zira “zur” lügatte meyil ve geçiştir. [66] Dolayısıyla hayatta ciddiyetten sapmaya sebep olan ve müminler arasında ister muhtevası ile isterse de mesajlarıyla olsun fesadın yayılmasına neden olan her etken oyalanma batıl söz söyleme ve netice olarak kavl-i zur olarak tanınmaktadır ve yalan sözün bir örneği haline gelmektedir. Ama eğer kavram, lügat ve mana açısından kendisiyle uygun olduğu söylenecek olursa, cevap vermek gerekir ki ifadenin zahiri bunu göstermemektedir ve şüphesiz gerçeğe de aykırıdır. Zira bu konuda ne şeraitin yasadığı bir kavram vardır ve ne de lügat durumuyla uyum içindedir.

“er-Rics minel evsan” (putların pisliği) ifadesinin tefsirinde de bu şekilde amel edilmiştir ve de satranç diye tefsir etmiştir. Abd’ul A’la’nın naklettiği üzere İmam Sadık (a.s) aziz ve celil Allah’ın,

 فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ

O halde pis putlardan sakının; yalan sözden kaçının.” [67]

ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Putların pisliği satrançtır. kavl-i zur ise gınadır.” Abd’ul A’la ise şöyle diyor: “Yine, “Aziz ve Celil olan Allah’ın وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ ayetinden maksat nedir? “ diye sordum. İmam şöyle buyurdu: “Onlardan biri de gınadır.” [68] Bu söylenilen şeyler anlam ortaklığı varlığı olmaksızın, örneğin irade edildiğine en açık şahit konumundadır.

Bunun bir benzerini “Himad”‘ın naklettiği hadiste de görmekteyiz. O şöyle diyor: “İmam Sadık’a (a.s) kavl-i zur’un ne olduğunu sordum.” İmam şöyle buyurdu: “Onlardan biri de gına okuyan birine, “aferin” denilmesidir.” [69] Şüphesiz eğer bir kimse fesada sebep olan bir ezgi okur ve siz de onu övecek olursanız bu aslında fuhuş işlemeye ve fesadı yaymaya devam etmesi için bir teşviktir. Bütün bu sözler göstermektedir ki gına; lakırdı, vesvese, boş söz, fesat ve yalan söz içerdiği taktirde haramdır.

Ama eğer öğüt vermek ve kabiliyeti olan insanların ruhuna fazilet ve güzel hasletler yerleştirmek için bir vesile olursa o durumda batıl olmadığı gibi, hakka daha yakındır, kurtuluş ve irşat için bir yoldur; fesadın yayılması için bir ortam teşkil etmemektedir. Aynı zamanda sahih rivayetlerin bir çoğunda da kimi şarkıların helal, kiminin ise haram; kiminin fesat nedeni, kiminin ise ıslah edici; kiminin hayır ve kiminin de şer üzere olduğu açıkça belirtilmiş ve bu bağlamda bir ayırıma gidilmiştir.

Nitekim bir rivayette yer aldığı üzere Ali bin Cafer (a.s) , kardeşi Musa Kazım’a (a.s) şöyle sordu: “Acaba fıtır ve kurban bayramında veya merasimlerde gına okumak caiz midir? “ İmam şöyle buyurdu: “Eğer gınada günah 8işlemeye neden olan faktörler) olmazsa problem yoktur.”[70]

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Herkim haram bir gına (ezgi) okur ve bir günaha sebep olursa yüzüne kötülük kapılarından bir kapı açılır.” [71]

O halde bazı ezgiler günah değildir ve günah işlemeye de sebep olmamaktadır. Dolayısıyla da asla haram ve kötülük sayılmamaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur ki “gına”nın haram olduğunu belirten rivayetlerin çoğu, “gına” meclislerine teveccüh etmektedir ve o zamanlar gına meclisleri fesadın, kötülüklerin ve her türlü haram şeylerin merkezi halinde idi. Bu esas üzere Ebu Basir İmam Sadık’a (. s) şöyle sordu: “Şarkıcı bir kadının düğün merasimlerinde şarkı okuma karşılığında aldığı paranın hükmü nedir? “ İmam (a.s) şöyle cevap verdi: “Bunun sakıncası yoktur. Elbette o mecliste erkek olmamalıdır.”[72]

O halde eğer şarkı söyleme karşılığında alınan para helal ise, bizzat şarkı söylemek de helaldir. Elbette şartı da haram bir işe neden olmamasıdır. Örneğin yabancı erkekler ile kadınların bir arada olduğu yerde şarkı söylememelidir. Zira böyle bir şey günaha ve kötülüklere yardım etmektedir.

“Gına”nın; daha çok gına meclislerini ifade ettiği görüşünü teyit hususunda bir başka delil ise, İmam Sadık’ın (a.s) kendisine “gına” hakkında soran bir şahsa verdiği cevaptır. İmam (a.s) ona şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ehlinden yüz çevirdiği evlere girmeyiniz.”[73]

Hakeza nakledildiği üzere İmam şöyle buyurmuştur: “Gına meclisi Allah’ın ehline bakmadığı yerdir. Zira aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ

 İnsanlar arasında Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.”[74]

Hakeza İmam (a.s) şöyle buyurmuştur: “Gına nifak ve ayrılık getirmektedir ve fakirliğe yardımcı olmaktadır.”[75]

Hakeza İmam şöyle buyurmuştur: “Gına nifak yuvasıdır.”[76]

Hakeza İmam şöyle buyurmuştur: “Gına zinanın basamağıdır. [77]

Şüphesiz bu rivayetlerin maksadı o zamanlar yaygın olan ve fesat yuvası haline gelmiş bulunan gına meclisleridir. Söylemek gerekir ki, ilm-i usul[78] kaideleri gereğince de şeriat dilinde şer’i bir hüküm, has bir unvan ile kayıt altına alınırsa, o kayda bağlı kalınmalıdır ve onu mutlak saymak mümkün değildir. Dolayısıyla bu ezgiler, sadece ezgi olduğu sebebiyle haram değildir. Aksine başı boşluk, sapma sebebi, günah nedeni, nifak, yalan, zina, fuhuş ve benzeri şeylere sebep olduğu için haram kılınmıştır. Aksi taktirde mutlak şeklinde haram olduğu söylenemez.

İçki içen ve şarkı dinleyen bir kimse olan İbn-i Ebi İbad ile ilgili rivayette yer aldığı üzere bu şahıs İmam Rıza’nın (a.s) huzuruna gelerek kendisine şarkı dinlemenin hükmünü sordu. İmam (a.s) şarkı dinlemenin batıl ve boş işlerden biri olduğunu söyledi. Daha sonra da şu ayeti tilavet buyurdu.

وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَاماً

“…Faydasız bir şeye rastladıkları zaman yüz çevirip vakarla geçerler.”[79]

Şüphesiz bu cevap da İbn-i Ebi İbad’ın yapmış olduğu işlere uygun verilen bir cevaptır. Hakeza devlet adamlarından biri olan ve şarkı dinlemek hususunda aşırı davranan Hişam b. İbrahim Abbasi’nin şarkı dinleme hakkında İmam Rıza’ya (a.s) sorduğu soruya da İmam Rıza (a.s) şöyle cevap vermiştir: “Ebu Cafer’in (a.s) yanına bir şahıs geldi ve ona şarkı dinlemenin hükmünü sordu. İmam cevap olarak şöyle buyurdu: “Ey falan kimse! Eğer Allah hak ve batılın her birini bir yerde karar kılarsa, şarkı ve ezgi hangi tarafta olacaktır.” O şöyle dedi: “Batıl tarafında”. İmam şöyle buyurdu: “Sen doğru hükmettin.”[80]

Elbette biz ön bilgiler yardımıyla derk etmekteyiz ki maksat o zaman söylenen şarkılar idi. Ama uzun süre halvete çekilip komşu kadınların şarkısını dinleyen Hasan b. Harun macerasına gelince…Onun işinin haram oluşunun sebebi, yabancı kadınların sesine kulak vermesiydi. Özellikle de kadınların sesi çekici ve tahrik ediciydi. Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ

“…Sözü yumuşak, tatlı bir eda ile söylemeyin ki, kalbinde hastalık bulunan kimse kötü şeyler ümit etmesin. .”[81]

İmam Rıza (a.s) da Hasan İbn-i Harun’u kınadı ve onu bu işten sakındırdı. Bunu insanların namusuna hıyanet etmek olduğunu ifade etti ve ona Allah-u Teala’nın şu buyruğunu hatırlattı: إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولـئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً “…Doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumludur.”[82]

İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Kulak işittiklerinden göz gördüklerinden ve kalp hissettiklerinden mutlaka sorumludur.”

O zaman yaygın olan saz aletlerinin adının anıldığı rivayetler ise zayıf ve senedi olmayan rivayetlerdir. Dolayısıyla güvenilir değildir.

Burhani şöyle diyor: “Fıtri ve akli nedenlere sahip olan meseleler, sebepleri olduğu müddetçe hiç bir istisna kabul etmemektedir ve istisna kabul etmeyen kesin hükümlerden sayılmaktadır.”

Burhani’nin bu sözüne dikkatle bakmak gerekir. Zira, burada sözü edilen nedenler, hadd- ı vasat[83] ve İstidlal’in[84] kübrası[85] makamındadır ve de sebeptir. Sebep ise sübut (vücud) merhalesinde etkin olduğu gibi, ispat merhalesinde de etkindir. Bu esas üzere konu, hakikatte hükmün nedeni olarak zikredilen unvandır ve hiç bir hüküm, sübut ve ispat nedeni olan mevzudan dışarı değildir. Zira sonucun nedenden sapması mümkün değildir.

Burhani’nin belirttiği bu kaide gereğince batıl iş olduğu sebebiyle şarkının haram olması, haramın asıl nedeninin boş iş olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla her şarkının boş ve batıl bir iş sayılması ve bu nedenle de haram olması gerekir. Bu durumda eğer biz Kur’an tilavetinde ezgiyi caiz kılacak olursak, bu esas üzere söylemek gerekir ki, bu batıl ve boş bir şeyin Kur’an’a girişini caiz kılmış oluruz. Halbuki bu meseleyi ne akıl kabul etmektedir, ne de vicdan. Ayrıca batılın çirkin oluşu fıtri bir iştir ve istisna kabul etmemektedir. Çirkin oluşunda da akıl tek başına hükmetmektedir. Özellikle de eğer bu batıl Allah’ın yolundan sapmaya neden oluyorsa böyledir. Bu esas üzere eğer bir şarkı mutlak şekilde boş iş sayılıyorsa, her yerde böyle olmalıdır. Bu Kur’an’da olsun veya başka bir yerde fark etmez. Oysa söylemek gerekir ki ezgi ve melodiler, hem batıl olabilir, hem de olmayabilir. Dolayısıyla Kur’an tilavetinde ezginin cevazı, tahassüs türündendir; tahsis türünden değil.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir ki eğer Allah, güzel ve çirkin sözleri ayırt etmişse, bu durumda, sahih bir amaçla ve sadece kalpleri daha fazla etkilemek için Kur’an tilavetinde taktir ettiği melodiyi hangi tarafta karar kılmış olmaktadır?

Şüphesiz bu iş, süs, ziynet ve güzelliktir ve Allah’ın kullarına helal kıldığı güzelliklerden biridir. Allah şöyle buyurmuştur:

                                                                   قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ

الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِي لِلَّذِينَ آمَنُواْ

فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ

 Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? “Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir” de.”[86]

Evet, gerçekten de,

 قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالإِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَأَن تُشْرِكُواْ بِاللّهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِهِ سُلْطَاناً وَأَن تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ

“De ki: “Rabbim sadece, açık ve gizli fenalıkları, günahı, haksız yere tecavüzü, hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmanızı, Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”[87]

Kur’an tilavetinde melodi ve ezgi, günah, zina ve fuhuş boyutuna mı sahiptir yoksa süs, ziynet ve güzellik boyutuna mı? Acaba Kur’an tilavetini melodiyle okumak, hikmet, hidayet ve kulların irşadı için bir vesile konumunda mıdır?

 

Fakihlerin Görüşüne Bir Bakış

Şeyh Ebu Cafer Tusi, kadının ezgi okumasının cevazı hakkında şöyle demektedir: “Ezgi okuyan kadınlar, toplantılarına bir erkek girmediği, batıl söz söylemediği, ney ve benzeri çalgılardan sakındıkları taktirde ezgi söyleyebilirler. Ezgi söyleyerek gelini baht evine gönderen ezgici kadın, batıl sözlerden sakındığı taktirde şiir okuyabilir,. Ama eğer bunlara riayet etmezse gerek düğünde ve gerek diğer yerlerde ezgi söyleme hakkında sahip değildir.”[88]

Merhum Feyz ise bu sözün devamında şöyle demektedir: “Bu sözlerden de şu sonucu almaktayız ki ezginin haram oluşu, o durumda ortaya çıkması haram olan işler sebebiyledir. Ama eğer o işler orada meydana gelmezse, bu durumda hiç bir sakıncası yoktur. Aksi taktirde ezgi okumanın caiz oluş sureti, düğün toplantılarına da özgü kılınamaz. Özellikle bunun dışındaki yerlerde de ruhsat verilmiştir, ama şöyle denilebilir ki bazı davranışlar, her ne kadar mübah olsa da makamı yüce kimselere yakışmaz.

Merhum Feyz şöyle devam ediyor: “O halde, burada ölçü şu nakledilen hadistir ki “Her kim bir konuşmacıya kulak verirse ona tapmış olur.” Feyz daha sonra şöyle diyor: “Bu esas üzere cennet, cehennem veya kıyametin anıldığı ezgileri dinleyen ve yüce Allah’ın sayısız nimetlerini nitelendiren melodilere kulak veren kimsenin yaptığı bu iş, aslında bir tür ibadettir ve bu ezgilerde, dünyada hayır sever olmaya ve takvalı bulunmaya davet söz konusudur. Nitekim, “Sen cenneti andın” hadisinde de bunun sakıncalı olmadığı belirtilmiştir.”

Feyz sözünün devamında şöyle diyor: “Bu açıdan, dikkat edilmesi gerekir ki bu ezgilerde hiç şüphesiz Allah’ı yad etmek vardır. Şayet bu hatırlama sebebiyle insanın kalbi Allah’ın yadıyla yumuşamaktadır. Özetle mantık ehli kimse bu rivayeti işittikten sonra açık bir şekilde anlar ki hak ve batıl ezgiler arasında büyük bir farklılık vardır. Ayrıca da tasavvuf ehlinin toplantılarda okuduğu ezgilerin çoğu batıl türden ezgilerdir.”[89]

Feyz büyük fıkhi kitabı olan, Mefatih’uş Şerayi’, adlı kitabında şöyle diyor: “Ezgiler hakkında bize nakledilen rivayetlerin çoğundan şöyle istinbat etmek doğru olabilir ki bu ezgilerin haram olarak nitelendirilmesi o zaman yaygın olan davranışlar sebebiyle olmuştur. Öyle ki yabancı erkekler, kadınlarla oturuyor, onların ezgilerine ve boş sözlerine kulak veriyorlardı. Oysa bu fiillerin tümü haram olan fillerdir.”[90]

Allame Şe’rani ise el-Vafi adlı kitabının haşiyesinde şöyle diyor: “Arap ve edebiyat ehlinin sözlerinin incelenmesinden şu anlaşılmaktadır ki gına mutlak bir şekilde “med”[91] ve “terci”[92] sanatının olduğu ses demektir. Bu “terb”[93] olsun veya olmasın fark etmez. Nitekim şair bir güvercini nitelendirirken şöyle demiştir: “Eğer o güvercin ezgi okuyacak olursa, sesinin güzelliği halkı şaşkınlığa düşürecektir ve her uzman üstat ona saygı duyarak başını önüne eğecektir.”

Bu esas üzere, tesiri olan her sesin haram olduğu söylenemez. Aynı şekilde güzel bir şekilde terkip ve eda ederek insanları cezp eden her ses de haram olamaz. Nitekim daha önce de söylendiği gibi Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Kur’an’ın daha güzel sesle okunmasını emretmiştir. Hakeza, kervancı başının (develeri sürmek için söylediği) melodileri de her ne kadar etkili olsa da, ruhsat verilmiş bir melodi türüdür ve taganni kelimesi bütün bunlar hakkında kullanılabilmektedir.

Daha sonra devamla şöyle demektedir: “Biz hiç şüphesiz, İstibsar adlı kitabında şeyhin görüşüne uymak zorundayız ki bu hususta yer alan rivayetler, aslında ezginin haram oluşunun, sonuçları sebebiyle olduğunu bildirmektedir; bizzat amelin kendisiyle değildir. Ya da haram olan ezgiler, fuhuş ve harama sebep olan ezgilerdir. Bu durumda haram olması, bu ezgiyle birlikte yapılan haram sebebiyledir.”

Hakeza şöyle diyor: “Bu, rivayetlerin ve fakihlerin ifadelerinin de açık bir şekilde delalet ettiği bir şeydir.”[94]

Değerli araştırmacı Molla Sebzevari ise, o zamanlar yaygın olan ezgi türünün haram oluşu ve de her türlü ezginin haram sayılamayacağı hususunda çok ince bir delil öne sürmekte ve şöyle demektedir: “Yasaklayan rivayetlerde gına tekildir, elif lam takısıyla ifade edilmiştir. Bu da edebiyatta, kapsamlılık ifade etmemektedir. Zira kapsamlılık özel bir tür, veya genel türlerden bazısı için delil olmadığı durumda geçerlidir. Bu durumda bir işi diğer bir işe özgü kılmak, beyanın siyakı[95] ve hikmetiyle aykırılık içinde olacaktır. Dolayısıyla çaresiz olarak genel anlam ifade ettiğini kabullenmek zorundayız. Ama buradaki konu böyle değildir. Zira o zaman yaygın olan ezgiler, batıl işler için söylenilen ezgilerdi ve genellikle bunu cariyeler okuyordu. Fesat, içki ve benzeri meclislerde ezgi söyleniyordu. O zaman yaygın olan metotlara bakıldığında bu ihtimal, uzak bir ihtimal olarak gözükmemektedir. [96] Bir çok hadislerde gına, batıl ve boş şey olarak adlandırılmıştır. Hak olan türü ise Kur’an, dua ve okunan zikirlerin güzel sesle okunmasıdır. Zira bunlarda ahiretten bahsedilmektedir. Kudsi aleme teşvik edilmektedir. Bu esas üzere bu hüküm, hatta boş bir şey olması muhtemel olan gına dışındaki şeyler için de geçerlidir. Aksi taktirde hükmü mubahtır ve ihtiyat yolu onlarda açıkça göze çarpmaktadır. [97]

Merhum Neraki bir sözünde şöyle diyor: “Ezginin haram oluşu hususunda icma, kitap ve Peygamber’in (s.a.a) sünnetine istinat etmektedirler. İcma hakkında bilmek gerekir ki icmanın, gınanın haram oluşuna delaleti, icmali ve fil cümle bir delalettir. Bundan daha fazla delalet etmemektedir. Kur’an ı Kerim’de de Allah yolundan uzaklaşma vesilesi olan boş ve batıl şeylerin haram oluşundan başka bir nişane mevcut değildir.”

Merhum Neraki daha sonra şöyle diyor: Bu hususta hiç şüphemiz yoktur ve başka türlü haram oluşun herhangi bir nişanesi de bulunmamaktadır. Örneğin kalpleri yumuşatmak, cenneti hatırlatmak diğer aleme iştiyak duymaya teşvik etmek, Kur’an ve duanın etkilemesi için olursa bu hususların haram oluşuna dair hiç bir nişane yoktur. Hatta “lehv’ul hadis” (yalan söz) ifadesiyle de haram olan ezgi tesit edilmiştir.

Ama sünnet çok olmasına rağmen harama delalet etmemektedir. Zira bu tabirler (günaha düşmekten emin olmamak, duanın kabul edilmemesi eve meleklerin girmemesi, nifak yuvası olması…) ezginin haramını isbat hususunda hiç bir delalete sahip değildir. Çünkü bu ifadeler, çoğu mekruhlar hususunda nakledilmiştir. Bunun yanı sıra bu rivayetlerin çoğunun senedi de zayıftır.

Merhum Neraki devamla şöyle diyor: “Bu esas üzere gınanın haram oluşuna dair Allah-u Teala’nın وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ “…yalan söz söylemekten de kaçının.”[98] ayeti ile bu ayetin taganni ve ezgiyi kastettiğini belirten rivayetler dışında hiç bir delil mevcut değildir. Elbette bu delil de tam bir delil sayılmaz. Zira, “ehsente” hakkında var olan tefsirle çelişmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere o tefsir, örneklerden birine dayanmaktadır. Dolayısıyla kavl-i zur ifadesinden maksat, daha kapsamlı bir anlamdır. Lügavi ve örfi anlamını kapsamaktadır ve onlar da batıl, yalan, iftira ve benzeri şeyleri kapsamaktadır. Açıkça görüldüğü gibi bu anlamlar asla Kur’an tilavetini, dua etmeyi, öğüt vermeyi ve ağıt yakmayı kapsamamaktadır. Bunlar her ne kadar med ve terci ile söylense dahi fark etmez. Bunun yanı sıra bir takım rivayetler de vardır ki gınayı helal ve haram diye ikiye ayırtmıştır. Örneğin şöyle buyurmuştur: “Eğer işin içinde bir günah yoksa bunun sakıncası yoktur.”

Hakeza: “Her kim günaha sebep olan haram gınayı okuyacak olursa…” görüldüğü gibi bu rivayetlerde gına haram ile kayıtlandırılmıştır. Hakeza şöyle buyurulmuştur: “Kadının ezgi okumasının sakıncası yoktur. Elbette o toplantıda (namahrem olan bir) erkek bulunmamalıdır.” Allame Neraki daha sonra şöyle diyor: “Tebersi’nin sözü de göstermektedir ki bu taksim ve ayırım, İslam’ın ilk yıllarından beri var olmuştur.” Daha sonra ezginin tümünün değil de belli bir kısmının haram oluşunu mutlak bir şekilde teyit etmektedir. Fakihlerin detaylı olarak beyan ettikleri müstesna yerleri, açıkça söylemektedir.”[99]

Şeyh’ut Taife ve’l Fukaha’nın sözünden bu anladıklarımız, bu konuda detaylı bilgiler vermesinden ve helal ve haram gına arasında ayrım yapmasından sonradır. Gınayı haram bilmek, bir çok fakihlere göre rivayetlerde yer alan haram türü ile ilgilidir.

Bu esas üzere mutlak şekilde gınanın haram oluşuna dair alimler arasında bir görüş birliği yoktur ve böyle bir delil Kur’an ve sünnette de mevcut değildir. Öte yandan bazı son dönem alimler, aksi istikamette yürümeye gayret göstermişlerdir.

Örneğin seyyid Muhammed Cevad Amili bu konuda şöyle diyor: “Ezginin haram oluşu hususunda görüş farklılığı yoktur. Bu ister Kur’an okurken, ister dua ederken, ister şiir ve benzeri şeyler söylerken olsun fark etmez.” Muhaddis Kaşani ve Fazıl Horasani ise gınanın haram oluşunun dışarıdan kendisine ariz olan dış etken sebebiyle olduğunu beyan etmişlerdir. Örneğin erkeklerin bu toplantıya gelmesi veya batıl ve boş sözler söylemesi gibi şeyler. Onlar kendi sözlerini ispat etmek için on iki hadise istinat etmişlerdir. Ama bu görüş Kur’an’a aykırıdır. Ehl-i Sünnetin görüşüne ve açık bir şekilde gınanın mutlak olarak haram olduğunu ifade eden hadislerle çelişmektedir. [100]

Cevahir sahibi de ona uyarak şöyle demiştir: “Ben hiç kimsenin ona muhalefet ettiğini görmedim. İcma da her iki kısmıyla bunu ifade etmektedir. Bu hususta sünnet de mütevatir olarak nakledilmiştir. Hatta söylenebilir ki bu mezhep zaruriyatındandır.”[101]

Şüphesiz herkes tarafından bilindiği gibi bu istidlalin birkaç problemi vardır. Evvela mutlak ezginin haram oluşu hakkında hiç bir görüş farklılığının olmasını iddia etmenin hiç bir delili yoktur. Öte yandan bu iddianın aksini Şeyh’ut- Taife’nin sözünde görmekteyiz. O bir takım ezgileri bundan istisna etmiştir. Feyz, Neraki ve diğerleri de bunu şahit olarak göstermişlerdir. İkinci olarak çelişkili olan iki rivayetten birini seçmek ve tercih etmek sadece aralarını birleştirmenin mümkün olmadığı taktirde geçerlidir. Örneğin gına hakkındaki çelişkili rivayetleri bir araya toplamak mümkündür. O da şöyle gerçekleşmektedir ki nehyeden rivayetler, kerahet ifade etmektedir. Zira nehiy ve yasaklama haram oluş hakkında zahirdir. Ama perhiz (izin vermek) , cevaz hakkında zahirdir ve her zaman için tasrih (nas) zuhurdan öncedir.

Üçüncü olarak buradaki çelişki iptidai ve zahiri bir çelişkidir; vakii ve hakiki değil. Yasak olan rivayetler, ya mutlaktır yada genel. Caiz olduğunu belirten rivayetler ise ya mukayyettir veya tahsis edilmişlerdir. Amm, has ve aynı şekilde mutlak ve mukayyet arasında ise hiç bir çelişki yoktur. Açıkça bilmek gerekir ki bir kayıt olduğu taktirde hiç bir mutlak söz konusu değildir. Zira muhakkik Sebzevari’nin dediği gibi ıtlak öncülleri, kamil ve tamam halde değillerdir.

Dördüncü olarak farzen bu çelişkili rivayetler, bir araya gelemese dahi, iki taraftan birini tercih etmek, sadece rivayetleri çok olduğu için seçmek, - halbuki diğer tarafın rivayetleri de az değildir- usuli kaideler ve bilinen kurallara aykırıdır.

Beşinci olarak kitaba aykırı olduğunu iddia etmek de burada doğru değildir. Zira Kur’an bu konuda hiç bir açıklamada bulunmamıştır. Bu hususta delalet etmeyen genel anlamlara sarılmak ise, geçerli değildir. Zira onların mezhebinde, meşhur olan gınanın haram oluşudur. Örneğin İbn-i Munzir ve diğer Ehl-i Sünnet alimleri ittifak ederek taganniyi haram kılmışlardır ve ezgi söyleyen kadına para vermenin batıl olduğunu iddia etmişlerdir. [102]

Yedinci olarak daha önce de söylediğimiz gibi cevahir sahibi şöyle demiştir: “Ezgiyi yasaklayan rivayetler mütevatirdir, hatta mezhebin zaruriyatındandır.” Bu söz de doğru değildir. Zira şianın büyük alimleri bunun aksini detaylı bir şekilde beyan etmişlerdir ve bu konuda yer alan rivayetlerin tümü de bunu aksini açık bir şekilde ispat etmektedir.

Ayetullah Marifet



[1] Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan “elif, vav, yâ” harfleri.

[2] Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki defa okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak. Genizden gelen sese gunne dendiği gibi, harfleri şiddetli okumağa idgam deniyor. Konuşurken küçük dil genize çekilerek çıkan ses gunnedir. Gunnenin, bazı kimselerce harf sayılması mecazdır. Çünkü idgâm ikiye ayrılır. Gunnesiz idgam ki; tenvin veya sâkin nun, lâm ve râ harflerine idgam olunursa gunnesiz okunur. Mi’r Rabbi Mi’l ledünhü gibi. Gunneli idgam: Tenvin veya sakin nun ( Ya, mim, nun, vav) harflerinden birine idgam olunursa gunne ile okunur. ( Vav ile yâ) ya idgam edilirse gunne yarım olur.

[3] Aruz musikisinde kullanılan bir kavramdır. Harekeleri bir harften sonra sakin bir harf gelirse bu hafif olma sebebi sayılır. İki harekeli harften sonra eğer bir sakin harf gelmezse ağırlık sebebi sayılmaktadır. İki harekeli harften sonra sakin bir harf gelirse vetet-i mecmu’ olarak adlandırılmaktadır. Eğer sakin bir harf, iki harekeli harfin arasında yer alırsa, veted-i mefruk olarak adlandırılmaktadır. Eğer üç harekeli harf birbiri ardında gelecek olursa, küçük fasıla olarak adlandırmaktadır. Eğer dört harekeli harf birbiri ardınca gelir ve ardından sakin bir harf yer alırsa bu da büyük fasıla olarak adlandırılmaktadır.

[4] Kasas suresi, 30. ayet, bkz. Üstat Deraz, en- Nebe’ul Azim, s. 94- 99

[5] Necm suresi, 1- 22. ayetler

[6] Reva, aruz kavramında kafiyenin merkezini oluşturan asıl harftir. Kafiye olan kelimenin son harfi. Şiirde kafiye harfi.

[7] Şuara suresi, 82. ayet

[8] Fecr suresi, 5. ayet

[9] Kamer suresi, 8. ayet

[10] Kehf suresi, 64. ayet

[11] Karia suresi, 11. ayet

[12] Hakka suresi, 21. ayet

[13] Meryem suresi, 4. ayet

[14] et- Tesvir-ul Fenni fi’l- Kur’an, s. 80- 83

[15] Hitâb ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatli güzel söz söyleme sanatı. Muktezâ-i hâle mutâbık söz söylemek. Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi’ diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye, ilm-i belâğat denilir.

[16] Rafii, İ’caz’ul Kur’an, s. 188- 216

[17] Bir şeyi titretmek. Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. ( Hakk kelimesinde okunduğu gibi)

[18] Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüt eden vezinler mecmuası. Bunlardan Arap nazmı haricinde kullanılan bahirler şunlardır: 1- a) Hezec ( Neş’eyle şarkı söyleme) : a) Mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün, mefâîlün. b) Mefâîlün, mefâîlün, feûlün. c) Mefâîlün, feûlün, mefâîlün, feûlün. d) Mef’ûlü, mefâîlün, mef’ûlü, mefâîlün. e) Mef’ûlü, mefâîlü, mefâîlü, feûlün. g) Mef’ûlü, mefâîlü, feûlün. 2- Recez ( Titrek) : a) Müstef’ilün, müstef’ilün, müstef’ilün, müstef’ilün. b) Müfte’ilün, müfte’ilün, müfte’ilün, müfte’ilün. c) Müfte’ilün mefâilün, müfte’ilün, mefâilün. d) Müfte’ilün, müfte’ilün, fâilün. e) Müstef’ilâtün, müstef’ilâtün. f) Mefâilün, mefâilün, mefâilün, mefâilün. 3- Remel ( Koşan) : a) Fâilâtün, fâilâtün, fâilâtün, fâilün. b) Fâilâtün, fâilâtün, fâilün. c) Fâilâtün ( feilâtün) feilâtün, feilâtün, feilün ( fa’lün) . d) Fâilâtün ( feilâtün) , feilâtün, feilün ( fa’lün) . 4- Münserih ( Akıcı) : a) Müfte’ilün, fâilün, müfte’ilün, fâilün. b) Müstef’ilün, feûlün, müstef’ilün, feûlün. 5- Muzari’ ( Benziyen) : a) Mef’ûlü, fâilâtü, mefâîlü, fâilün. b) Mef’ûlü, fâilâtün, mef’ûlü, fâilâtün. 6- Müctes ( Kopmuş) : a) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilâtün. b) Mefâilün, feilâtün, mefâilün, feilün ( fa’lün) . 7- Seri’ ( Çabuk) : a) Müfte’ilün, müfte’ilün, fâilün. 8- Hafif: a) Fâilâtün ( feilâtün) , mefâilün, feilün ( fa’lün) 9- Mütekarib ( Yakın) : a) Feûlün, feûlün, feûlün, feûlün. b) Feûlün, feûlün, feûlün, feûl. 10 - Kâmil: a) Mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün, mütefâilün. b) Mütefâilün, feûlün, mütefâilün, feûlün.

[19] Meryem suresi, 4. ayet

[20] Meryem suresi, 31. ayet

[21] Meryem suresi, 58. ayet

[22] Ta- Ha suresi, 111. ayet

[23] Ta- ha suresi, 8. ayet

[24] Kamer suresi, 20. ayet

[25] Gafir suresi, 7. ayet

[26] Gafir suresi, 18. ayet

[27] İnfitar suresi, 8. ayet

[28] Al-i İmran suresi, 45. ayet

[29] Abese suresi, 37. ayet

[30] Mustafa Mahmud, Muhaveletun i Fehm’il Asri li’l Kur’an, s. 445- 447

[31] Zuha suresi, 2. ayet

[32] Bir manzum yazının her bir satırı. Tam bir vezin ölçüsüne göre tanzim edilmiş söz.

[33] Ta- Ha suresi, 5. ayet

[34] Meryem suresi, 4. ayet

[35] Ta- Ha suresi, 15. ayet

[36] Ta- Ha suresi, 74. ayet

[37] Ta- Ha suresi, 77- 79. ayetler

[38] İka sesleri ahenkli kılmak demektir.

[39] Gafir suresi 15. ayet

[40] En’am suresi, 95. ayet

[41] En’am suresi, 96. ayet

[42] Gafir suresi, 19. ayet

[43] En’am suresi, 103. ayet

[44] Müzemmil suresi, 4. ayet

[45] Sesini yükseltmek.

[46] el- Kafi, c. 2, s. 614- 616; 3, 8, 9. rivayetler

[47] Müzemmil suresi 4. ayet

[48] Bihar’ul Envar, c. 89, Kitab’ul Kur’an, 21. hadis, s. 190- 195

[49] el- Kafi, c. 2, s. 616, 13. rivayet

[50] Aşk, muhabbet. Kendinden geçecek, unutacak kadar ilâhî bir aşk hali. Yüksek heyecan. İştiyakın galebesi.

[51] Bihar’ul Envar, c. 89, s. 191

[52] el- Kafi, c. 2, s. 614, 2. hadis

[53] Ebu Abdillah Muhammed b. Ziyad Kufi olup Arab’ın meşhur dil bilimcilerinden biridir. Bir çok kimse derslerine katılmıştır. Söz bilim ve yabancı kelime tanıma hususunda herkesten önde olan biriydi. Öyle ki Ebu Ubeyde ve Esmai’den daha üstün olduğu söylenmiştir. O H. Receb 150 yılında doğmuş ve Şaban 231 yılında ise vefat etmiştir. ( Kumi el- Kuniye ve’l Elkab, c. 1, s. 215)

[54] Rukbani uzatarak ve evirip çevirerek modülasyon ile okumak demektir.

[55] Ezgi fısıldama ve zemzeme etme hali, yavaş ve ağır okuma

[56] Nihaye-i İbn-i Esir, c. 3, s. 391

[57] el- Faik, c. 2, s. 36

[58] Şarkı şeklinde söylemek. Bir ibareyi makamla okumak

[59] Lisan’ul Arap, c. 15, s. 136, Tahsin’ul Kıraat ve terkiha

[60] Mustedrefat’us Serair, s. 484

[61] Kitab’ul İhticac, c. 2, s. 170

[62] Fatir suresi, 1. ayet

[63] Hac suresi, 30. ayet

[64] Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak.

[65] Vesail ( yeni baskı) , c. 17, s. 303; 2, 9, 20 ve 26. hadisler

[66] Mekayis’ul Lügat, c. 3, s. 36

[67] hac suresi, 30. ayet

[68] Vesail ( yeni baskı) , c. 17, s. 309, 20. hadis

[69] a. g. e, 21. hadis

[70] a. g. e, s. 122, 5. hadis

[71] Bihar’ul Envar, c. 76, s. 262, 8. rivayet

[72] a. g. e. s. 121, 3. hadis

[73] a. g. e. s. 206, 12. rivayet

[74] Lokman suresi, 6. ayet

[75] Vesail, c. 17, s. 309, 20. hadis

[76] a. g. e. s. 305, 10. hadis

[77] Müstedrek, yeni baskı, c. 13, s. 214, 14. rivayet

[78] Delillerden hüküm nasıl çıkarıldığını öğreten ilim. Usul-ü fıkıh, Usul-ü şeriat veya hikmet-i teşriiye de denir.

[79] Furkan suresi, 72. ayet

[80] Vesail, c. 17, s. 306, 13. rivayet ve Bihar c. 76, s. 243, 14. rivayet

[81] Ahzap suresi, 32. ayet

[82] İsra suresi, 36. ayet

[83] Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çıkartılan diğer bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayı isbat için: “Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir” dediğimizde: Âlem, “hadd-i asgar”; hâdis, “hadd-i ekber”, mütegayyer, “hadd-i vasat” olur.

[84] Delil getirmek. Bir delile dayanarak netice çıkartmak. Delile nazar etmek. Muhakeme. Mülahaza ve anlama kudreti. Delil ile anlamak. Zihnin eserden müessire veya müessirden esere intikali. Ateşin dumana olan delâleti gibi müessirden esere yapılan istidlâle “bürhan-ı limmî” denildiği gibi, dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlale de “bürhan-ı innî” denir. Bürhan-ı innî, şüphelerden daha salimdir.

[85] İkinci önerme. Yâni, hadd-i ekberin bulunduğu cümle Hadd-i ekber ise bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali oluşudur. Büyük önerme.

[86] A’raf suresi, 32. ayet

[87] A’raf suresi, 33. ayet

[88] İstibsar, c. 3, s. 62, 207. hadis

[89] Vafi, c. 3, s. 35

[90] Mefatih’uş- Şerayi’, 465. miftah, c. 2, s. 21 ( özetle)

[91] Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.

[92] Sesini yükseltmek.

[93] Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.

[94] Vafi, c. 3, s. 36- 38

[95] Söz gelişi, ifade tarzı. Üslup, tarz, yol.

[96] Bu durumda mutlakın tahakkuk şartı olan hikmet öncülleri, ortaya çıkmaktadır.

[97] Kifayet’ul Ahkam, s. 86

[98] Hac suresi, 31. ayet

[99] Müstened’uş- Şia, Kitab’ul Mekasib

[100] Miftah’ul Keramet, c. 4, s. 52

[101] Cevahir’ul Kelam, c. 22, s. 44

[102] Bu konuda bkz. Haşiye-i el-Muhazerat, Abdurrezak Mukrim



  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved