• Tarih: 2010 Nisan 19

Kur’an’ın Mucize Oluşu (1)


           

Beyan Mucizesi

Beyan mucizesi daha çok lafzi boyutlarda kullanılan ifadelere, inceliklere ve belagat ile ilgili hususlara teveccüh etmektedir. Ama bu anlam ve muhtevadaki nükte ve zarafetler, asıl görevi ifa etmektedir, Kur’an’ın beyan mucizesini beş bölümde özetlemek mümkündür.

A- Kelimelerin Seçimi:

Kur’an’da yer alan ifadeler ve cümlede kullanılan kavramların seçimi tümüyle bir hesap üzeredir. Öyle ki eğer bir yerden herhangi bir kelime kaldırılacak olursa ve yerine asıl kelimenin özelliklerini taşıyan başka bir kelime konulmak istenirse bu mümkün değildir. Zira Kur’anî kavramların seçimi öyle bir şekilde yapılmıştır ki evvela aynı sıradaki kelimelerin harflerinin ses uyumuna riayet edilmiştir. Önceki her kelimenin son harfi ile, sonraki kelimenin ilk harfi arasında ses uyumu mevcuttur. Böylece Kur’an tilaveti, akıcı ve kolay olmaktadır. İkinci olarak kelimelerin birbiriyle manevi uyumuna riayet edilmiştir ki kavramsal açıdan da uyumlu bir doku meydana gelmiş olsun. Ayrıca kelimelerin fesahat meselesi de “meani’l beyan” ilminde açıklanan şartlar esasınca tümüyle göz önünde bulundurulmuştur. Bu üç riayet ve uyum, her kelimenin özellikleri üzerinde dikkat ve mülahazayla gerçekleşmiştir. Dolayısıyla genelde her kavram, kendi özel yerinde öyle bir şekilde karar kılınmıştır ki asla değişim ve dönüşüm mümkün değildir.

İbn-i Atiye bu konuda şöyle diyor: “Kur’an’dan bir kelime yerinden kaldırılacak olursa ve bütün Arap dili araştırılarak bu kelimenin yerine bir kelime aranacak olursa, asla böyle bir kelime bulunamaz.”[1]

Ebu Süleyman Betsi ise şöyle diyor: “Bil ki, Kur’an belagatının söz konusu sıfatları içinde barındıran temeli, şu esas üzeredir ki bu özelliklere sahip olan her lafız tam anlamıyla kendi yerinde kullanılmıştır. Oraya mahsus ve uyum içindedir. Öyle ki eğer onun yerine başka bir kelime kullanılacak olursa ya anlam tümüyle değişecektir, ya da maksat ifade edilmeyecektir, ya da akıcılığını ve güzelliğini kaybedecektir ve böylece de istenilen belagat derecesinden düşmüş olacaktır.”[2]

Şeyh Abdulkadir Curcani ise şöyle diyor: “Edebiyatçılar ve belagatçılar, Kur’an kelimelerinin seçimi ve dizimi hususunda tümüyle hayranlık içinde kalmışlardır. Zira kendi yeri ile uyum içinde olan bir tek kelime yoktur. Aynı şekilde bir kelime yabancı bir yerde karar kılmamış veya o kelimeden daha uygun ve güzel bir kelime bulunamamıştır. Hatta o kadar düzenli görmüşlerdir ki bu akıl sahiplerini şaşkınlığa düşürmüş ve herkesin bu mucize karşısında aciz kalmasına neden olmuştur.”[3]

Edebiyat ve belagat büyüklerinin yaptıkları bu tür açıklamalar ve de Kur’an kelimelerinin seçimi ve diziminin mucize olduğunu söylemeleri, oldukça fazla göze çarpmaktadır. Elbette bu kelimelerin dikkatle seçimi, iki önemli şarta bağlıdır. Bu şartların normal insanlarda bile bir araya gelmesi mümkün değildir. Evvela, lügat ve dilin bütün özelliklerine kapsamlı bir şekilde tümüyle hakim olmalıdır. Öyle ki her kelimenin o dildeki özelliklerini eksiksiz, bilmelidir ki bu kelimeyi kendine uygun bir yerde kullanabilsin. İkinci şart ise, bil-fiil, zihni hazırlıktır. Böylece yeri geldiğinde o kelimeyi kullanmalı ve o kelimelerin bütün kullanımlarını göz önünde bulundurmalıdır. Böylece kelime seçiminde şaşkınlığa ve başı boşluğa düşmemelidir. Bu iki şartın varlığı sıradan insanlarda mümkün değildir. Ebu Süleyman Besti, bu konuda çok güzel sözler söylemiştir ve kelime seçimi meselesini kendi kitabında geniş bir şekilde beyan ederek şöyle demiştir: “İnsanın ilmi, bir dilin bütün özelliklerini bilme hususunda yeterli değildir. Ayrıca zihni huzur ve hazır olma durumu, sürekli insanın vefalı dostu makamında olmayı imkansız kılmaktadır.”

Bu konuda birkaç örnek vermektedir. Örneğin büyük Arap edebiyatçılarından biri olan Nazr b. Şemil’den şöyle nakletmektedir ki bu kimse, Abbasi halifesi Memun’un yanına vardı. Me’mun ona, “Otur” dedi. Nazr şöyle dedi: “Ey müminlerin Emiri! Ben, uzanmadım ki oturayım.” Memun, “Bu nasıl olur? “ deyince o şöyle dedi: “Ayakta duran kimseye, “uk’ud” (otur) denmektedir. Ama uzanmış bir kimseye, “iclis” denmektedir. Zira ku’ud kıyamın karşıtıdır ve culus ise iztica’ kelimesinin karşıtıdır.” Me’mun bu yanlışlığı karşısında utandı ve o kimseye hediyeler verilmesini emretti. [4]

Bu konuda en meşhur şahit ve örnek kısas ayetidir:

Kur’an şöyle buyurmaktadır: Ey akıl sahipleri, sizin için kısasta hayat vardır.”[5]

Araplar, adet olduğu üzere, medeni, toplumsal ve cezai kanunları korumak için onları kısa, zarif ve edebi cümleler kalıbına sokuyorlardı. Zira o zamanlar, Araplar arasında yazı yazma sanatı pek yaygın değildi. Onlar sahip oldukları her şeyi kalplerinde taşıyorlardı. Bu açıdan kanunları yazmak ve daha iyi korumak için edebi metotlardan yardım alıyorlardı. Arap fesahatçileri ve edebiyatçıları kanun yapanların ve hakimlerin etrafına toplanıyorlardı. Kısas kanununu düzenlemek için seçkin fesahat alimlerinden yardım aldılar ve en kısa ve yetkin bir cümle bulmaya koyuldular. Araştırma, inceleme ve toplantılardan sonra “katili öldürmek, cinayeti en iyi önleme yoludur” cümlesi hususunda görüş birliğine vardılar. Ama bu seçim hususunda birkaç nükteden gaflet ettiler. Evvela hiç bir şey, kendi kendini yok etmez ve ölümü, ölüme engel kıldıkları için edebi açıdan büyük bir hataya girdiler. Zira engel olan ölüm söz konusu ifadede mutlak bir şekilde yer almıştır. Oysa eğer öldürme kısas suretinde yapılırsa öldürmeye engel olur. Ama kendileri, bu anlama gelen kısas kelimesini icat ettikleri halde bu önemli husustan gaflet ettiler.

Lakin Kur’an bu önemli husustan gaflet etmemiş ve uygun kavramı kendi yerinde kullanmıştır.

İkinci husus da şudur ki, kısas karşısında hayat kelimesi kullanılarak tıbak[6] sanatı kullanılmıştır. [7] Bu sanat iki karşıtın arasını birleştirmeyi ifade etmektedir. Zira bir tür öldürme sayılan kısas kelimesi, hayatın zıddıdır. Ayette hayatın nedeni ve isteyicisi olarak kullanılmıştır.

Üçüncü husus da şudur ki söz konusu ayette efal’ut tafdil[8] kullanılmıştır. Edebi açıdan mufazzalun aleyh’in (kendisinden üstün tutulmuşun) hazfedilmesi sorununa maruz kalmış ve bir tür belirsizliğe neden olmuştur. Zira öldürmenin her şeyden daha caydırıcı olduğu belli değildir. Oysa ayette bu sorun yoktur. Sadece, kısasta hayat garantisini üstlenmiştir. Dördüncü husus da şudur ki edebi açıdan Kur’an olumlu boyuta sahiptir. Mezkur ifade ise olumsuz boyut içermektedir. Oysa cümle değerlendirmesinde, olumlu cümle, olumsuz cümleden daha üstündür. Özellikle de kanun ve ahkam yazılımında bu üstünlük daha da göze çarpmaktadır. Beşinci husus da şudur ki “kısas” kelimesinin kullanımında kanuni adalet boyutu akla gelmektedir. Bu kanun ise adalet kökünden türemiştir. Oysa öldürme (katl) lafzının cümlenin başında yer alması bu özelliğe sahip değildir. Ayrıca “katl” (öldürme) lafzı nefret haleti icad etmektedir. Yani kısas lafzının tam tersi bir çağrışım yapmaktadır. Oysa kısas lafzı ise; adalet isteme, rahatlama ve iyileşme haletini ortaya çıkarmaktadır.

Celaluddin Siyuti, ayetin söz konusu cümleden üstün olduğunun yirmi nedenini saymıştır. Zemahşeri söz konusu ifadeyi şiddetle kınamış ve bu kadar problemli bir cümleyi inşa etme noktasında Arapların gösterdiği gaflete şaşırmıştır. Aynı şekilde Araplar da kısas ayeti nazil olunca, bu anlamda bir cümle kurmada yaptıkları hatayı anlayınca ve Kur’an’ın bu hataya düşmediğini görünce bayağı şaşırmışlar ve dolayısıyla şu hakikati itiraf etmişlerdi: “Bu asla beşer sözü değildir. Bu aziz ve celil olan Allah’ın sözüdür.” Bu gerçeğe daha önce de işaret ettik. Bu tür örnekler oldukça çoktur. Bazısına ise et-Temhid kitabında ele aldık. [9]

B- Beyan Tarzı ve Metodu

Kur’an’ın beyan metodu ve şivesi Arapları kendine doğru çekti. Elbette Kur’an’ın kullanmış olduğu tarz, Araplar arasında yaygın olan bir tarz değildi. Kur’an beyan konusunda yepyeni bir metot sundu. Bu metot Araplar için eşsiz bir metottu ve Araplar sonraları dahi bu metotta konuşma gücünü elde edemediler.

Bu, konuşmanın ilginçliklerinden biridir. Konuşmacı işitenlerin kabul edeceği ve beğeneceği tarzda bir konuşma tarzı sunmaktadır. Bu metot, Araplar arasında yaygın olan konuşma tarzından çok farklıydı. Hepsinden önemlisi yaygın olan bütün kelami metotların güzelliğine sahip idi ve beşeri sözlerin içinde bulunan kusur ve ayıpların hiç biri de bu ilahi kelamın içinde yoktu.

Bilindiği üzere üç yaygın metotların (şiir, nesir ve sec’[10]) her birinin kendine has güzellikleri ve eksiklikleri vardır. Kur’ani metot ile şiirin cezzabiyet ve zarafetine, düz yazının mutlak özgürlüğüne ve sec’ sanatının güzellik ve letafetine sahiptir. Aynı zamanda kafiye ve vezin darlığı, saçmalama ve zorluğa düşmeden bütün bu güzellikleri içinde barındırmaktadır. İşte bu boyutlarıyla Kur’an, Arap edebiyatçılarını hayrete düşürmüştür. Bu güçlü edebiyatçılar, bir anda kendilerini çok ilginç sözlerin karşısında buldular. Bu ilahi söz yeniliğine rağmen özel bir zarafet ve çekiciliğe sahipti. Bütün bu zarafet ve çekiciliklerin hiç biri Arap edebiyatçılarının eserlerinde görülmemektedir.

Meşhur edip, bilgin ve fakih Kefş’ul Gıta, bu konuda şöyle diyor: “Kur’an’ın ilginç düzeninin ve yeni üslubunun yüzü işte böyledir. Bu metot, tümüyle Arap sözlerinin tarzına muhalif türdendir. Önce ve sonrasında asla bir benzeri yoktur. Hiç kimse bu konuda Kur’an ile yarışamaz. Aksine Arap edebiyatçıları bile hayrete düştüler, düşüncelere daldılar ve Kur’an’a nasıl karşı koyacaklarını da tespit edemediler. Yazı, şiir veya sec’ alanında Kur’an’a asla karşı koyamadılar ve Arap seçkinleri ve ilk fesahatçiler Kur’an karşısında diz çöktüler.”[11]

Arabın büyüğü ve o asrın bilgini olan kimse bile sonunda şu itirafta bulunmuştur: “Muhammed’in söyledikleri insanı şaşkına çevirmiştir. Allah’a yemin olsun ki o ne şiirdir, ne sihirdir ve ne de akılsızların saçmalamalarına benzemektedir. Şüphesiz onun sözleri, Allah’ın kelamıdır.”

Arap büyüklerinin Kur’an hakkında söylediği sözler bu naklettiğimizden çok daha fazladır. Kur’an gerçi şiir değildir, ama şiirin tüm güzelliklerine sahiptir. Hatta Arapların en dengeli bir ahengi üzere düzenlenmiştir. Şiir darlığına da maruz kalmamıştır. Ahenk düzeni bölümünde de dediğimiz gibi Kur’an özgür sözün metanet ve sağlamlığına da sahiptir. Kur’an kelimelerin düzen ve seçimi hususunda çok rahattır ve asla zorluk içinde bulunmamaktadır. Kur’an aynı zamanda dengeli söz ve sec’ sanatının güzelliklerine de sahiptir. Bu sebeple tüm sözlerin çeşitli güzelliklerine sahip bulunmaktadır ve aynı zamanda onların ayıp ve eksikliklerini de haiz değildir.

Ayetullah Marifet



[1] Mukaddime-i Tefsir-i el- Muherrer’ul Veciz, s. 279 ve et- Temhid, c. 5, s. 21

[2] Selas-ur Resail fi İ’caz’il Kur’an, s. 29

[3] Kitab-u Delail’il İcaz, s. 28

[4] Selas’ur Resail fi İ’caz’il Kur’an, s. 29- 34

[5] Bakara suresi, 179. ayet

[6] Uyma, uygunluk. Birbirine uygun olan şey. Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasip kılmak.

[7] Eğer “min kulli şey” cümlesi taktire alınırsa doğru değildir. “min baz’iş şey” taktire alınırsa o zaman da belirsizlik olur. Halbuki kanun metninde hiç bir belirsizlik noktası olmamalıdır.

[8] Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek. Bir şeyi “en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi” gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna “ism-i tafdil” denir. Ef’al ( ) vezninde; efdal ( daha faziletli) , ekber ( en büyük) , ahsen; ( en güzel, daha güzel) gibi. Türkçe’de; kelimenin başına daha, en, pek, pek çok gibi kelimeler getirilerek yapılır. Farsça’da ise; kelimenin sonuna “ter, terin” gibi ekler getirilir. “Bed” kökünde türetilen “bedter”, “bedterin” ( daha kötü, en kötü) gibi.

[9] bkz. Et- Temhid fi Ulum’il Kur’an, c. 5, s. 9- 13

[10] Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.

[11] Şeyh Muhammed Huseyn, Kaşif’ul Gıta, ed- Din ve’l İslam, c. 2, s. 107



  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved