• Tarih: 2010 Nisan 16

Kur’an’dan Nükteleriyle Birkaç Kıssa


           


Kur’an-ı Kerim, önceki insanların hikâyeleri hakkında düşünmeyi; beşeri toplumların ortaya çıkışlarını ve medeniyetlerin çöküşlerini tanıma ve gelecek nesiller için bir ibret aynası teşkil etme sebebi kabul etmektedir.

Nitekim Kur’an şöyle buyurmuştur: “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”[1]

Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur: “Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.”[2]

Bu esas üzere Kur’an-ı Kerim’deki kıssalar, bir çok terbiye edici unsurlara sahiptir. İnsanlar için yapıcı ve hayat verici örnekler sunmaktadır. Kur’an bu kıssaları naklederek, yüce hedefler ve öğretici hikmetler sunmak istemektedir. Bu vesileyle toplumu çöküş ve yükseklik sebepleriyle tanıştırmak ve onlara kurtuluşlarına veya helak oluşlarına sebep olacak unsurları göstermek istemektedir.

Kur’an kıssalarının ayrıcalıklarından biri de ibret verici olmasıdır. Her asırda toplum bireyleri, geçmiş insanların hikâyelerinden dersler almalı, hayatının her aşamasında farklı boyutlarında bu kıssalara ibret gözüyle bakmalıdır.

Bu makalede öğretici nükteleriyle birlikte birkaç Kur’an kıssasını nakletmek istiyoruz. Bu kıssaların herkes için ibret edici olmasını ümit etmekteyiz.

 

1- Âdem’in Yaratılışı[3] ve Meleklerin Secde Edişi

Allah-u Teala tanınmak için insanı yaratmıştır. Bu yaratık her açıdan ilginç bir varlık olup Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Yeryüzünü de Allah-u Teala insanın yerleşmesi için altı günde yaratmıştır. [4]

Melekler sürekli Allah’a ibadet ve itaat ile meşgul idiler. Bu olaydan haberdar olunca Allah-u Teala onlara şöyle buyurdu: “Ben yeryüzünde bir halife karar kılacağım”

Melekler bu olaya şaşırıp kaldılar. Çünkü onlar ilahi iradenin hikmetinden haberdar değillerdi. Onlar için bir takım sorular ortaya çıktı.

“Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife karar kılacağım” demişti de melekler, “Orada fesat yapacak, kanlar akıtacak birini mi karar kılacaksın? Oysa biz seni överek yüceltiyor ve seni sürekli takdis ediyoruz” dediler. Allah, “Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.”[5]

Yani insanın yaratılışının sizin bilmediğiniz bir takım felsefesi ve hikmetleri vardır.

Bu esas üzere Allah’ın iradesi gerçekleşti ve Adem’in bedeni, özel bir topraktan yaratıldı. Sonra ona ilahi ruh üflendi. Bütün melekler Allah’ın halifesi ve yaratıkların halifesi olan insanın karşısında secdeye kapandı. Sadece melekler arasında yer alan İblis, bundan sakındı. İblis, her ne kadar melekler arasında bulunuyorsa da onlarla aynı tabiattan değildi. İblis cinlerden biriydi. [6]

Evet, İblis eskiden beri Allah’a ibadet ile uğraşıyordu. Bir an olsun Allah’a isyan etmiş ve ilahi cezaya çarptırılmıştı. Allah’ın rahmetinden uzak kılınmış, yüce yerinden indirilmiş ve Allah’ın lanetine uğramıştı. [7]

 

Bu Kıssanın Nükteleri ve Mesajları

A- Şeytanın Secde Etmemesinin Sebebi

İblis’in Secde Etmemesi, iki önemli ve temel esasa dayanmaktaydı.

1- Tekebbür ve Bencillik: Bencillik ve tekebbür oldukça tehlikeli ve helak edici bir hastalıktır. Bu hastalığın tarihi İblis’in kıssasına dönmektedir. Kendisine, “Ey İblis! Neden Allah’a itaat etmedin ve Âdem karşısında melekler gibi secdeye kapanmadın.” Diye sorulunca İblis bencillik ve kibre kapılarak şöyle dedi: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise topraktan.”[8]

 

2- İnat ve Ayak Diretme

İnatçı kimseler, hiçbir zaman hakka teslim olmazlar. Sürekli hak karşısında savaşa kalkışırlar. Zira onların mantığı menfaat ve dünyayı elde etme mantığıdır; özgürlük ve hak talep etme mantığı değil! Şüphesiz bu haletin ortaya çıkışının tek sebebi batıl yolda ayak diretmek ve inat etmektir. Nitekim şeytan o halet içinde günahını itiraf etmiş olsaydı, ilahi affa nail olurdu. Zira Allah, tövbeleri kabul edendir ve Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Lakin şeytan inatçılık yoluna koyuldu ve her zaman için Allah’ın rahmetinden mahrum düştü.

Kendini beğenmeye, inada ve tekebbüre düşmek, insan için çok acı sonuçlar doğurmaktadır. İnsan her ne kadar yıllarca Allah’a ibadet etse de bu acı sonuçtan kurtulamamaktadır.

 

B- Şeytana Uymak İnsanın Çöküşüne Sebep Olmaktadır

Şeytana uymak ve hayatında nefs-i emmareye kulluk etmek, insan için sadece sapıklık ve çöküş nedeni olacaktır. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey tamah ve isteklerine esir olanlar, isteklerinizi azaltınız.”[9]

Şeytan ise, müminleri ve hak yolunun takipçilerini doğru yoldan saptırmaya çalışacağına dair yemin etmiştir. Şüphesiz bu hedefine ulaşmak için bütün fırsatlardan yararlanacaktır.

İnsanın nefsine uyarak Allah’ın kendisine vermiş olduğu azamet ve makamı terk etmesi gerçekten de çok ilginçtir. Hekim Nizami, insanın azameti ve büyüklüğü hakkında bakın ne de güzel demiştir:

“Sen o nursun ki dönüşün, mum teknesi gibidir.

İki âlemin göstergesi sende topludur.

Anlamlar yoluyla kendini bil

Kendini bilecek olursan kendini bilirsin.”

Şüphesiz nefsanî isteklerine uymak maneviyat ve kemalden yoksun insanların hay biçimidir. Onlar sürekli kervandan geri kalan ve asla kendini bu noksanlıklardan, zayıflıklardan ve ahlaki çirkinliklerden kurtarmayı düşünmeyen kimselerdir. Kamil insanlar ise, asla şeytanın vesveselerine ve nefsanî isteklere tabi olmazlar. Nitekim mevlana şöyle demiştir:

“Cehennem, bu nefistir; cehennem, bir ejderhadır ki harareti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harareti ve coşkunluğu azalmaz.”

 

2- Cumartesi Ashabının Kıssası

“Bir de onlara deniz kıyısındaki şehri bir sor. Hani onlar cumartesi (yasağını çiğneyerek) haddi aşmışlardı. Cumartesi günü iş yapma yasağına uyduklarında, balıkları onlara açıktan akın akın geliyor, Cumartesi günü iş yapma yasağına uymadıklarında ise, gelmiyorlardı. İşte biz, yoldan çıkmalarından dolayı, onları böyle imtihan ediyorduk.”[10]

Musa b. İmran’ın (a.s) öğretileri esasınca İsrail oğulları haftanın günlerinde bir gün Allah’a ibadet etmek ve o gün dünya işlerine dalmamak, alış- verişte bulunmamakla görevliydiler. İsrail oğullarının isteği doğrultusunda bugün cumartesi günü olarak tayin edilmişti. Musa b. İmran, o gün onların arasında hazır bulunuyor, öğüt vererek hidayete ermelerine neden oluyordu. O gün İsrail oğulları artık mukaddes bir gün sayılmaya başladı ve herkes bugüne büyük bir saygı gösteriyordu. Davut Peygamber gelinceye kadar da bu durum devam etti. O zaman geldiğinde bir grup İsrail oğulları “Eyle” adlı kasabada yaşıyorlardı. Hz. Musa’nın (a.s) öğretilerinden olan bu ilkeyi çiğnediler, cumartesi gününün kutsallığını görmezlikten geldiler ve hile yaparak o gün avlanmaya koyuldular. O gün balık avlamak yasak olduğundan, balıklar ilginç bir şekilde suyun üstüne geliyor, dolup taşıyorlardı. İsrail oğulları büyük bir hileyle denizden nehirler icat ettiler, balıkların o nehirlere akmasını sağladılar, geceleyin ise o nehirleri kapatarak balıkları oraya hapsettiler. Pazar günü hepsini avladılar.

Kavmin akıl sahipleri onlara nasihat ettiler, bu işten el çekmelerini istediler. Allah’a isyandan sakınmalarını öğütlediler. Ama bunlar sonuç vermedi, bu öğütlere kulak asmadılar. İsrail oğullarının müminleri her zaman onlara iyiliği emrettiler ve kötülükten sakındırdılar. Muhalefet edenler, bu nasihatlere kulak vermese de onlar görevlerini yerine getirdiler. Günahkar olanlar, bu işin kendi akıl ve zekalarının bir ürünü olduğunu sandılar ve kendileri için büyük bir nimet olarak değerlendirdiler.

Bu isyancı topluluk, Allah’a isyan etmeye devam ettikleri için Allah da onları azabına çarptırdı, onları hayvanlar haline soktu, üç gün üç geceden sonra onlara bir azap nazil oldu, onları helak etti, sadece kötülükten sakındıran kimseler, Allah’ın azabından korunmuş oldular.

 

Bu Kıssanın Nükteleri ve Mesajları

A- İlahi İmtihan

Kur’an-ı Kerim bazen, ilahi imtihan meselesine ve hayatın farklı dönemlerindeki varlığının gereğine genel olarak deyinmiş, bunun hikmetini beyan etmiştir. Bazen geçmiş insanların hayatındaki belirli örnekleri hatırlatmış, peygamberlerin ve ümmetlerin imtihandan geçirildiklerini açıklamıştır. Bazı toplumların bu imtihan karşısında başarılı olup olamadığını bildirmiştir. Bu ayet de söz konusu örneklerden biridir.

B- Etkileme İhtimali Olmasa Dahi İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırmanın Sürdürülmesi

Bir çok kemallerin kaynağı olan haletlerden biri de diğer insanlar karşısında sorumluluk duygusu içinde olmaktır. Şüphesiz bu duyguyu güçlendirmek, tevhidi toplumu birbirine bağlamakta ve onları tek bir güç haline dönüştürmektedir.

Şüphesiz bu ilke sorumlu müminler nezdinde hayali bir ilke değildir, söz ve slogandan öteye geçmeyen düşünsel bir olgu sayılmamaktadır. Aksine genel ve kuşatıcı bir ilkedir. Bu ilkeyi hayata geçirebilmek için maddi ve manevi bütün imkanlardan istifade etmek, hiç şüphesiz toplumun geneline esenlik, izzet, sefa ve kardeşlik armağan edecektir.

Açıkça bilindiği gibi toplumun genelinde iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak görevi yapılmadığı takdirde ve toplumun ıslahı için genel bir kontrol mekanizması oluşturulmadığı sürece toplumun iyileşmesi için olumlu bir adım atılamaz ve ideal bir toplum teşkil edilemez. Aksine bütün önemli gelişmeler, bu hayat verici ilkenin yürürlüğe girmesine bağlıdır. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim açısından iyiliği emreden, çirkinlikten sakındıran ve tabiatıyla insani topluma hizmet için seferber olan ve bu esas üzere toplumu ıslaha yönelen kimseler, ümmetin en iyi bireyleri olarak değerlendirilmiştir.

 

C- Kötülükten Sakındırmak İlahi Azaptan Korunma Vesilesidir

Mektep, değerler ve yüce hedefler aşkıyla kötülükten sakındırarak öğüt verenler ve toplum içinde sapıklıkları önlemeye çalışan kimseler dünya ve ahirette Allah’ın azabından korunmaya çalışan kimselerdir. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim, kötülükten sakındıran, toplum karşısında sorumluluk duygusunu taşıyan ve insanı ve dini görevleri yerine getiren kimseler hakkında şöyle buyurmuştur: “Kötülükten sakındıranları kurtardık.”[11]

D- Şer’i sorumluluklarından kurtulmak amacıyla bazı kimselerin ilahi emirleri tevil etmesi

Cumartesi ashabı hikayesi, bu konunun canlı bir örneğidir. Elbette bu anlam, her asırda çeşitli örneklere sahiptir. Herkes, her durumda apaçık şer’i hükümleri tersyüz gösterebilir ve şeytani hedeflerine ulaşmak için bu konuda yanlış yorumlar sunabilir ve neticede ilahi hükümlerden ve toplumda sorumluluk duygusunu taşımaktan farklı yollarla sakınabilir. Bu esas üzere dini meseleleri tevil etmek ve Allah’ın hükmünün hakikatinin üzerini örtmek, yeni bir hile yolu değildir. Kur’an’ın naklettiğine göre semavi peygamberlerin zamanında çeşitli gruplar, bu yola başvurmuşlardır ve Allah onlara azap vaad etmiştir.

 

E- İlahi Emirlere İsyan Etmek Azabın İnişine Neden Olmaktadır

Açık bir şekilde ilahi emirleri çiğneyen ve hak söze teslim olmayan kimseler, Allah’ın acı azabına maruz kalmaktadırlar. Cumartesi ashabının uğradığı akıbet ve benzeri onlarca olay, bu ilahi gazap ve azabın açık bir örneğidir. Bu oldukça genel ve kuşatıcı bir gerçektir. Bütün toplumlar için her asırda geçerlidir. Hiç kimse, bu değişmez ilahi sünnetin dışında değildir.

 

3- Hud (a.s) ve Ad Kavminin Akıbeti

Hud (a.s) da Kur’an-ı Kerim’de Nuh’tan sonra defalarca hakka davet eden ve putperestlik aleyhine savaşan birisi olarak zikredilmiştir.

Hud kavmi, Ad diye meşhur olmuştur. Onlar Arap olan bir topluluktu. Milattan önce Arap yarımadasında yaşıyorlardı. Tüm eserleri yok olup gitmiştir. Tarih onlar hakkında itimat edilir bir eser kaydetmemiştir. Mevcut Tevrat’ta da herhangi bir şekilde zikredilmemişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in onlar hakkında zikrettiği şey, onların Ad adında bir kavim oldukları ve bazen de ilk Ad olarak adlandırılmalarıdır. Zira Nuh kavminden sonra Arap yarım adasında Ahkaf’ta ikinci bir Ad kavmi daha yaşamıştır. [12]

Bu esas üzere Hud kavmi, cismani ve bedensel güç açısından eşsiz idiler. Medeniyet ve gelişme kaydetmiş bir topluluk idiler. Kalkınmış şehirleri oldukça güzel, görkemli binaları, bereketli toprakları, bağları ve dikkate değer hurmalıkları var idi.

Allah-u Teala onların büyük medeniyeti ve kalkınmışlığı hakkında şöyle buyurmuştur: “Rabbinin, hiçbir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara sahip İrem şehrinde oturan Ad milletine ne ettiğini görmedin mi?[13]

Allah-u Teala Hud’u onların hidayeti için gönderdi. Hud, onları putperestlikten ve fesattan kurtarmak istedi ve onlara şöyle dedi:

“Ey kavmim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akıl etmez misiniz? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin ki size gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Suçlular olarak yüz çevirmeyin.”[14]

Onlar ise Hud’a cevap olarak şöyle dediler: “Ey Hûd! Sen bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilahlarımızı terk etmeyiz ve biz sana iman edecek de değiliz. Bir kısım ilahlarımız seni fena çarpmış” demekten başka bir şey demeyiz” dediler.”[15]

Hud (a.s) ise onlara nasihatte bulunarak şöyle dedi: “Ben Allah tarafından size gönderilmiş emin bir Peygamberim, sizler benim geçmişimi biliyorsunuz. Hiçbir zaman hata yoluna koyulmadım, asla yalan söylemedim, Allah’tan korkunuz ve sözümü kabul edeniz, ben sizden hiçbir mükâfat istemiyorum. Benim mükâfatım Allah nezdindedir. Mantıksız işlerinizden el çekiniz, tepelere gösteriş ve övünmek için yaptığınız binalarınız da nedir? Ebedi kalmak için yapmış olduğunuz bu görkemli binaların anlamı nedir? Hayatınıza hakim olan bu zulümlerin ve acımasızlıkların faydası var mıdır? Ey insanlar! Allah’ın gazabından korkunuz. Allah sizlere gördüğünüz gibi bir çok nimetler vermiştir. Bir çok maddi sermayeler ve faydalı insani güçleri, salih evlatlar olarak sizlere bağışta bulunmuştur. Yemyeşil bağlar, altından akan nehirler vermiştir. Ben, Allah’ın sizi acı bir azaba uğratacağından ve sizi yeryüzünde yok edeceğinden korkuyorum.”

Kavmi ise şöyle dedi: “Allah, bizlere dileseydi mesajını iletmek için bir melek gönderirdi, biz asla senin sözünü kabul etmeyiz. Sen bizleri sürekli korkuttuğun o azabı artık indir. Biz şüphesiz senin ilahının azabından korkmuyoruz.”[16]

Sonunda kafirler, bu kavmin küfür ve inadı, ilahi gazaba uğramalarına neden oldu. Böylece şiddetli bir kuraklığa maruz kaldılar. Sürekli yağmur bekler bir hale geldiler. Bir gün ilk defa bir bulut gördüler, sevindiler ve bu bulutun yağmur yağdıracağını söylediler, lakin Hz. Hud (a.s) onlara şöyle buyurdu: “Hayır, bu sandığınız gibi değildir. Şüphesiz bu bulut, istediğiniz şeyi (azabı) size indirecek olan bir buluttur.” Oldukça soğuk ve şiddetli bir rüzgar esti, kasırgalar koptu, yüzlerine çakıl ve kum taneleri savruldu. İnsanlar, yapmış oldukları sağlam binalara sığındılar. Ama rüzgar, onların dayanamayacakları şiddetle esiyordu. Ağaçları kökünden söküp atıyor, insanı yerinden kaldırıyor, havaya savuruyor ve yere çakıyordu. Hiç kimse, ne yapacağını ve nereye gideceğini bilemiyordu. Yedi gün yedi gece şiddetli rüzgar esti, böylece tarih sahnesinden silindiler. O esnada Hud ve müminler bir dağın içine sığındılar. Orada fırtınadan haber yoktu. Ilgıt ılgıt bir rüzgar esiyordu. Onlar, kavminin akıbetini seyrediyorlardı. Ondan sonra fırtına dindi, durum ilk haline döndü. O insanlardan boş kalmış evleri ve kemik parçaları dışında hiçbir şey kalmadı.”[17]

 

Kıssa’nın Mesajları ve Nükteleri

Hud Kavminin sapıklıkları özetle şunlardan ibaretti:

A- Şirk ve Allah’tan gayrisine ibadet:

Hud kavmi de diğer ümmetler gibi hakkı kabul etmiyor sürekli olarak Allah’tan gayrisine kullukla oyalanıyordu. Bu yüzden Hz. Hud Allah tarafından bütün ibadetlerin sadece Allah’a yapılması gerektiğini ve Allah’tan gayrisinin önünde eğilmemek gerektiğini bildirmekle görevlendirildi. Şüphesiz evrende mülk saltanatı daimi olan iradesi geçerli bulunan ve bütün işlerin egemenliğini elinde tutan Allah’tır. O halde sadece Allah’a yakarmak ondan yardım dilemek ve elini ona açmak gerekir. Zira insanın Allah’ın iradesi karşısındaki varlığı hiçbir diğer ifade etmemektedir.

 

B- İlahi ayetleri inkar ve peygamberlerin emirlerine isyan

Semavi peygamberlerin zuhuru ve ümmetlerin tevhide daveti karşısında onların çoğu Allah’ı inkara yönelmiş, ilahi peygamberlere karşı itinasız davranmışlardır. Hud kavmi de Kur’an-ı Kerim’in haklarında şöyle buyurduğu ümmetlerden biri olmuştur: “İşte Âd (kavmi). Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler; O’nun peygamberlerine âsi oldular ve inatçı her zorbanın emrine uydular.”[18]

 

C- Hz. Hud’a (a.s) yapılan haksız iftiralar

Kur’an-ı Kerim’in de açıkça belirttiği gibi ilahi peygamberler tür olarak ümmetlerinin küstahça davranışları ve temelsiz ithamları ile karşı karşıya gelmişlerdir. Sonuçta halk Allah’ın peygamberlerini yalanlamış ve davetini inkar etmişlerdir.

Hz. Hud da böylesine beyinsiz ve inatçı bir ümmetle karşı karşıya gelmiştir “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.”[19]

 

4- Hz. Salih ve Semud kavminin kıssası

Semud kavmi de Medine ve Şam arasında yaşayan bir Arap topluluğu idi. Onlar uzun ömre sahip kimselerdi. Bu topluluk Ad, kavminden sonra yaşamış ve büyük bir medeniyet meydana getirmişlerdi. Onlar da bayındırlığa yönelmiş, görkemli ve sağlam evler yapmaya teşebbüs etmiş, tarım alanında çok büyük ilerlemeler kaydetmişlerdi. Bu kavim de Ad kavminden ibret almamış sürekli olarak fesat ve taşkınlığa koyulmuşlardı. Putlara tapmış haddini aşmışlardı. Allah onları hidayete erdirmek için Salih peygamberi göndermişti. Salih (a.s) şerafet sahibi ve akıl ve idareciliği ile meşhur olan bir aileye mensuptu.

Hz. Salih diğer peygamberler gibi kavmine karşı şefkat ve merhametle davranıyor, onları Allah’ın birliğine inanmaya çağırıyor, putlara tapmaktan sakındırıyor, kendi aralarında adalet ve iyilikle davranmayı istiyordu. Onları birbirine karşı üstünlük taslamaktan, israfta bulunmaktan, taşkınlığa düşmekten sakındırıyor ve hepsini ilahi azaptan korkutuyordu. Salih peygamber hikmet ve güzel öğütlerle halkını Allah’ın dinine davet ediyor ve onların baskıları karşısında Allah için tahammül gösteriyordu. Ama bütün bunlara rağmen az bir grup dışında hiç kimse ona iman etmedi. [20] Evet taşkınlık ve kibir sahibi kimseler ona iman etmediler. Batıl yolda ayak direttiler. Salih Peygamberden mucize isteyecek bir inada kapıldılar. İstedikleri mucizeyi getirdikleri takdirde de kendisini onaylayacakların bildirdiler. O bölgede Semud kavminin kutsal saydığı, taptığı ve her yıl etrafında toplanıp kurban kestikleri büyük bir kaya vardı. Dolayısıyla bu kutsal kayadan dişi bir deve çıkarmasını ve o devenin yavrularının da kendisiyle beraber olmasını istediler. Salih (a.s) Allah’ın izniyle onların isteğini hayata geçirdi ve onlara şöyle buyurdu: “Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin; sonra sizi elem verici bir azap yakalar.”[21]

Daha sonra şöyle buyurdu: “Fakat Semûd kavmi o deveyi, ayaklarını keserek öldürdüler. Sâlih dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk olacaksınız)! “ Bu söz, yalanlanamayan bir tehdit idi.”[22]

Sonunda Salih Peygamberi öldürmek için komplo kurdular geceleyin salih peygamberin evine saldırarak onu öldürmeyi kararlaştırdılar. Böylece katilin kim olduğu ortaya çıkmayacak ve yakınlarına bu cinayetten haberdar olmadığını söyleyecek ve de olayı kapatmış olacaklardı. Aniden üzerlerine ağır bir yıldırım düştü, büyük bir sarsıntıya uğradılar. Kendi evlerinde cansız olarak yere serildiler. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar. Salih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”[23]

 

Bu kıssanın nükteler ve mesajları

A- Nimetleri kullanmada aşırı gitme ve ayyaşlık

Dünyevi bir çok nimetlerden istifade eden Semud kavmi bayındır şehirlere, görkemli ve güzel binalara sahip olan ve tarımda ilerlemiş bulunan bir toplumdu. Maddi nimetlere boğulmuş ve tümüyle dünyaya bağlanmışlardı. Artık ayyaşlık ve laubalilik dışında bir hedefleri kalmamıştı.

 

B- İlahi davete oranla şek ve şüphe içinde olmak

Şüphesiz evrenin hakikatleri karşısında kötümser olmak ve toplumda vesvese icat etmek din düşmanlığı ruhunun özelliklerindendir. Bu din düşmanları tevhid münadilerinin hak daveti karşısında sürekli olarak düşmanca tavırlar sergilemiş, vicdanlarını yargılamamış, hakkı batıldan ayırt etmemiş ve kendilerini şaşkınlıktan ve ıstıraptan kurtaramamışlardır.

Kur’an-ı Kerim Salih (a.s) kavminin dilinden peygamberlerinin davetini kabul etmeme sebebini şöyle beyan etmektedir: “Şüphesiz bizleri kendisine davet ettiğin şeyler hususunda kuşku verici şeyler içindeyiz.”[24]

 

C- Allah’tan gayrisine Kulluk

Beşer topluluk maruz kaldığı sıkıntılardan biri de tevhitten ayrılmak ve farklı çeşitleriyle şirke yönelmektir. Bu yüzden ilahi peygamberler insanı bu esaretten kurtarmak için büyük çaba göstermişlerdir. Onlar daha çok şu ilkeyi şiar edinmişlerdir.”Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının.”[25]

“Bile bile Allah’a eşler koşmayın.” [26]

Hakikatte bütün peygamberlerin davetinin odak noktası ibadette tevhit olmuştur. Onlar insanları şirkten sakındırmışlardır. Ama halk inat ederek inkar etmiştir. Nitekim Salih’in kavmi de kendisine şöyle demişlerdir: “Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi bir şüphe içindeyiz.”[27]

 

5- Hz. Şuayb’ın ve Kavminin kıssası

Şam topraklarının güneyinde Akabe körfezinin yanında Medyen adında nimet içinde yüzen bayındır bir şehir vardı. Bu şehrin sakinleri genellikle müreffeh, imkan sahibi ve varlıklı bir topluluktu. Bu da onların ahlaki sapıklığa ve fesada düşmesine neden olmuştu. Onlar tümüyle putlara tapmaya koyulmuşlardı. Ahlaki ve toplumsal sapıklıklarından biri de halkın malına ihanet etmek ve eksik tartmaktı. Şuayb (a.s) usta bir konuşmacı ve güzel bir yaratılışlı birisi olduğu için onları hidayet etmeye yöneldi, merhamet ve şefkatle onları bu sapıklıktan kurtarmaya çalışarak şöyle buyurdu: “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin! Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın. Eğer mümin iseniz Allah'ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinize bir bekçi değilim. Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın! Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.”[28]

Şuayb (a.s) onları hidayet etmek için çok çaba gösterdi. Ama bunun hiçbir faydası olmadı. Bunun üzerine Allah’tan bu kavmin kötülüklerini def etmesini istedi. Allah da onun duasına icabet buyurdu. Onlara semavi korkunç bir sese ve sarsıntıya uğrattı. Onları o yurdun sakinleri değilmiş gibi helak etti. Yüce Allah Şuayb’ı (a.s) ve ona iman edenleri kendi rahmetiyle kurtardı.

 

Kıssanın mesajları ve nükteleri

A- Malları tüketmede israf ve refah düşkünlüğü

Eğer beşer refah ve dünyevileşme hastalığına maruz kalacak olursa artık maneviyata yöneliş yerine dünyanın aldatıcı maddi görkemlerine tapmaya yönelir ve kalbiyle dünyaya bağlanır. Şüphesiz varlık âlemindeki hakikatleri tanımaktan mahrum kalır. Zira onlar hayatı israf ve ayyaşlık olarak tanımlar ve bu maddecilik ve dünyevileşme huyu ilahi şahsiyetlerin davetini kabul etmeye engel teşkil eder.

 

B- Malda ihanet ve tartıyı eksik tutmak

Şuayb kavminin sapıklıklarından biri de iktisadi sapıklık olup alışverişte sahtekarlığa yönelmeleriydi. Bu uğursuz ve tehlikeli günahta hakikatte onların çöküş sebebi olarak beyan edilmişti. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”[29]

 

C- Allah’tan gayrisine ibadet etmek

Şuayb’ın kavmi tümüyle şirk ve putperestliğe yönelmişti. Bu yüzden Şuayb’ın (a.s) karşısında savaş açarak batı yolda ayal diretmişlerdi. Şuayb’ın (a.s) daveti ise şüphesiz ibadette tevhid esasına dayalıydı ve onları Allah’tan gayrisine ibadetten sakındırmayı öngörüyordu. Şunu da hatırlatmak gerekir ki tevhit çeşitleri arasında Kur’an daha çok ibadette tevhid esasını önemle vurgulamakta ve tevhidin diğer kısımlarından çok bu kısma önem vermektedir. Zira eskiden olduğu gibi günümüzde insanlar daha çok bu şirke düşmektedirler. Dolayısıyla “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın” ifadesindeki şirkten maksat da cahiliye dönemindeki Arapların ve günümüzde insanların maruz kaldığı ibadi, boyutlardaki şirktir; zat veya fiiller boyutunda şirk değil. [30]

 

Muhammed Hüseyin

 Muhteri Mazenderani   



[1] Yusuf suresi, 111. ayet

[2] A’raf suresi, 176. ayet

[3] Adem aslında İbranice bir kelimedir. Topraktan yaratılmış veya kırmızı renkli varlık anlamındadır. (Dairet’ul Mearif-ı Farsi) Adem çeşitli isimler ve lakaplarla anılmıştır. Örneğin Eb’ul Beşer, Halifet’ullah, Safiyallah, Ebu’l- Vera, Ebu Muhammed, Muellim’ul Esma, (lugatname)

[4] Fussilet suresi, 9- 12. ayetler

[5] Bakara suresi, 30. ayet

[6] Kehf suresi, 50. ayet

[7] Hucurat suresi, 20. ayet

[8] Sad suresi, 70. ayet

[9] Nehc’ül Belağa, 359. hikmet

[10] A’raf suresi, 163. ayet

[11] A’raf suresi, 165. ayet

[12] el-Mizan, Hud suresi, 50- 60. ayetler

[13] Fecr suresi, 6- 8. ayetler

[14] Hud suresi, 51- 52. ayetler

[15] Hud suresi, 53. ayet

[16] Kısseha-i Kur’an, s. 58, Seyyid Muhammed Suhufi

[17] A. g. e. s. 60

[18] Hud suresi, 59. ayet

[19] A’raf suresi 66. ayet

[20] el-Mizan, Hud suresi, 61- 68. ayetlerin tefsirinde

[21] A’raf suresi, 73. ayet

[22] Hud suresi, 65. ayet

[23] A’raf, suresi, 78- 79. ayetler

[24] Hud suresi, 62. ayet

[25] Hud suresi, 62. ayet

[26] Bakara suresi, 22. ayet

[27] Hud suresi 62. ayet

[28] Hud suresi, 84- 88. ayetler

[29] Şuara suresi, 181- 183. ayetler

[30] Menşur-i Cavid-i Kur’an, s. 66, Üstat Cafer Sübhani



  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved