• Tarih: 2010 Nisan 09

Adl-i İlâhî ( İlâhî Adalet)


           

Bu nedenledir ki biz ilahi adalete inanmakta ve Allah Teâla’nın kullarına asla zulmetmeyeceğini, kimseyi gereksiz yere cezalandırmayacağını ve kimseyi nedensiz yere affetmeyeceğini, Allah'ın ahdine vefasızlıkta bulunmasının mümkün olmadığını, salih ve dürüst olmayan ve hata işleyen birini kendi elçisi olarak peygamberlikle görevlendirmeyeceğini ve böyle birini mucizelerle donatmasının düşünülemeyeceğini  söylemekteyiz.

Yine inanmaktayız ki saadet yolunu katetmesi için yarattığı kullarını bir an olsun kılavuzsuz ve öndersiz bırakması mümkün değildir. Zira böyle bir şey kötü, yakışıksız ve çirkindir; oysa ki Yüceler Yücesi Allah Teâla hazretleri bütün kötülüklerden, hatalardan; zulüm, çirkinlik ve haksızlıklardan berî ve münezzehtir.

58- İnsanIn Hürrİyetİ

İşte bu nedenledir ki Yüceler Yücesi münezzeh Hak Teâla'nın  insanı hür yarattığına inanmaktayız. İnsanoğlunun fiil ve davranışları onun kendi irade ve ihtiyarından ( yetisinden) kaynaklanır. Zira aksi takdirde; yani insanoğlunun davranışlarında "mecbur" olduğu şeklindeki bir "cebriye" inancına kapılmamız halinde kötülerin cezalandırılması apaçık bir adaletsizlik ve zulüm sayılacak ve iyilikte bulunanların ödüllendirilmesini anlamsız ve bihude bir davranış olarak kabul etmemiz gerekecektir. Böyle bir şeyi Allah Teâla'ya  yakıştırmak ise zulüm ve muhaldir.

Özetle, şunu söylemekteyiz: İnsan akıl ve zekasının, birçok hakikati anlama ve birçok iyiyle kötüyü ayırt etme hususunda hür ve bağımsız olduğunu kabul etmek, din ve şeriatın ana temelini oluşturup semavi kitaplarla ilahi peygamberlerin hakkaniyetine inanmanın aslı demektir. Ancak, insanın idrak ve bilgi kapasitesinin belli bir sınırı olduğunu da kabul etmekteyiz; saadet ve tekamülü için gerekli bütün hakikatleri sırf bununla elde edebilmesi elbette ki imkansızdır ve esasen sırf bu nedenledir ki semavî kitaplar ve ilahi peygamberlerin kılavuzluk ve yol göstericiliğine ihtiyacı vardır.

59- FIkIh KaynaklarIndan Bİrİ de Aklî Delİldİr

Buraya kadar anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere İslam dininin temel kaynaklarından biri aklî delildir. Buradaki "akli delil"den maksat, aklın bir şeyi kesin ve tam olarak idrak edip kavraması ve onun hakkında kesin bir hükme varmasıdır. Yani mesela zulüm, ihanet, yalan, haksız yere adam öldürmek, hırsızlık, başkalarının haklarına tecavüzde bulunma gibi konularda Kur'an ve sünnette hiçbir hüküm gelmemiş olsaydı bile biz aklımız aracılığıyla bunları yine kınayıp yasaklayacak, Âlim ve Hekîm Allah Teâla'nın bunları haram ettiğinden emin olacak ve O yüceler Yücesi'nin böylesi şeylere asla razı olmayacağını kavrayıp anlayabilecektik ki bu da başlı başına Allah'ın bir hücceti sayılmaktadır insan için.

Kur'an ayetleri, aklın ve aklî delillerin önemini vurgulayan tabirlerle doludur.

Tevhid yolunu katedebilmeleri için, Kur'an, akıl sahiplerini Allah Teâla'nın yeryüzü ve göklerdeki ayetleri üzerinde düşünüp incelemede bulunmaya davet etmektedir:

"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, geceyle gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten âyetler vardır."[1]

Yine Kur'an, ilâhî ayetleri beyan etmekle insanların akıl, düşünce ve idrakini artırmak istediğini açıkça söylemektedir:

"...Bak, iyice kavrayıp anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklamaktayız?!"[2]

Yine Kur'an insanları, iyiyle kötüyü birbirinden ayırdetmeye ve bu konuda aklını çalıştırıp düşünce gücünü kullanmaya çağırmaktadır:

"...De ki: Kör olanla (cahille) gören (bilgili) bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?!"[3]

Kur'an nazarında canlıların en kötüsü gözünü kulağını ve dilini kullanamayan ve aklından istifade edip düşünemeyendir:

"...Gerçek şu ki, Allah katında canlıların en kötüsü, bir türlü akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir."[4]

Akıl ve düşünce konusunda daha nice ayetler vardır...

Bu durumda İslam'ın usul, prensip ve füruu (detayları) konusunda akıl, düşünce, zeka ve tefekkürün taşıdığı önem nasıl görmezden gelinebilir?

60- Yİne Adl-İ  İlâhî

Daha önce de vurguladığımız üzere biz Allah Teâla'nın âdil olduğuna ve hiçbir kuluna kesinlikle zulmetmeyeceğine inanmaktayız; çünkü zulüm, çirkin ve kötü birşeydir, Yüce Allah ise çirkin ve kötü şeylerden tamamen berî ve münezzehtir:

"Rabbin hiçkimseye zulmetmez."[5]

Eğer dünya ve ahirette bazı insanlar cezalandırılıyorlarsa, bunun nedeni bizzat kendileridir:

"...Demek ki Allah onlara (Allah'ın azabına yakalanan geçmiş kavimlere) zulmediyor değildi, onlar kendi kendilerine zulmetmedelerdi."[6]

Sadece insanlar değil, kainattaki hiçbir varlık Allah'tan zulüm görmez:

"Allah, hiçbir zaman âlemlere zulüm istemez."[7]

Bütün bu ayetler, gerçekte insanı aklının idrak ettiği şeye yöneltmekte ve onun hükmünü vurgulamaktadır.

Bu nedenle Biz inanıyoruz ki Allah Teâla kimseye kapasitesi dışında yüklemez:

"Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemez."[8]

61- AcI Felaketlerİn  Felsefesİ

Yukarıda vurgulanan gerçekler nedeniyle şuna inanmaktayız ki deprem, doğal felaketler, belalar vb. gibi, dünyada vuku bulan acı olaylar ve felaketlerin nedeni kimi zaman (Lut kavminde olduğu gibi) Allah'ın cezalandırmasıdır.

"(Azab konusunda) emrimiz geldiği zaman onların şehirlerinin altını üstüne çevirdik ve üzerlerine istif edilmiş taşlar yağdırdık."[9]

Nankör ve isyankâr Seba halkı için "Onlar Allah'a itaatten yüz çevirdiler, biz de yıkıcı seli gönderdik onlara" buyrulur.

Bu tür hadiselerin bir kısmı da insanların ibret alıp uyanması ve hak yola geri dönmesi içindir:

"İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki dönerler diye, (Allah) onlara, yapmakta olduklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır."[10]

O halde bu acı felaketlerin bir kısmı gerçekte Allah'ın bir lütfudur.

Bir kısım belalar da insanın kendi eliyle kendi başına açtığı belalardır; başka bir deyişle insanın kendi cahilliklerinin neticesidir:

"Gerçekten Allah, kendileri kendilerini değiştirmedikçe bir toplumda olanı değiştirmez."[11]

"İyilikten yana sana ne gelirse Allah'tandır ; kötülükten yana sana ne gelirse, o da senin kendindendir."[12]

62- Kâİnat, En Mükemmel Sİstemdİr

Biz inanıyoruz ki: Yaratılış âlemi en mükemmel sistem sahnesidir. Yani bugün kainatta mevcut bulunan sistem ve düzen, kainatta varolması gereken en mükemmel sistem ve düzendir. Bu muazzam sistemde her şey dakik bir şekilde hesaplanmış olup belli bir düzen ve program üzere yürümektedir; hakka, adalete ve iyiliğe aykırı hiçbir şey yoktur bu yaratılış sisteminde. İnsan topluluklarında görülen kötülükler tamamen insanın kendi ürünü olup yine ona aittir.

Tekrar diyoruz ki biz, İlahi adaleti İslam dünya görüşünün ana temellerinden biri olarak kabul etmekteyiz. Altını çizerek şunu söylüyoruz: İlahi adalet olmazsa tevhid, nübuvvet ve ahiret  meselesi tehlikeye girer.

Bir hadiste, İmam Sadık hazretlerinin (a.s)  dinin temelinin tevhid ve adalet olduğunu vurguladıktan sonra şöyle buyurduğu geçer: "Tevhid, senin kendine reva olanı, Rabbine reva görmemendir (ve O'nu mümkünât sıfatlarının tamamından münezzeh bilmendir); adalete gelince: Kendin yapman halinde seni kınayacağı birşeyi Allah'a nispet vermemen ve O'nun böyle birşeyi yapacağını düşünmemendir.[13]

63- FIkhIn Dört Temel KaynağI

Daha önce de değindiğimiz gibi biz fıkıhta dört temel kaynağı tanımaktayız:

1) Kitabullah: İslam ilim ve hükümlerinin ana kitabı ve en ileri belgesidir.

2) Hz. Resulullah (s.a.a) ve masum Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) sünneti.

3) Masumun görüşünde kenetlenecek bir ulema ittifak ve icması (yani bu icma, masumun görüşünü ortaya çıkarabilecek nitelikte olmalıdır).

4) Aklî delil: Maksat kat'i olan akli delildir. Kıyas ve istihsan gibi zanni akıl delilleri hiçbir fıkhi meselede bizce geçerli değildir. Bu nedenle de bir fakih, kitap ve sünnette hükmü apaçık belirtilmemiş olan bir konuda kendi görüş ve fikrine göre bir maslahata karar verecek olursa bu kararı "ilâhî hüküm (şeriat hükmü) olarak ilan edemez (çünkü bu, Allah'ın değil onun kendi görüşüdür).

Aynı şekilde şeriat hükümlerini bulabilmek (keşif) için zannî kıyaslar ve benzeri (salt mantıklama ve ihtimallere dayalı) yöntemler bizde caiz değildir. Ama insanda mutlak anlamda yakîn hasıl olursa, yani mesela zulmün kötü olduğundan; yalanın, hırsızlığın ve ihanetin kötü ve çirkin olduğundan emin olma ve bunlarda yakine varma gibi bir yakin ve emin olma durumu hasıl ederse işte ancak o zaman bu "muteber akıl" hükmünde olur ve "Aklın hükmettiği her şeye, şeriatta hükmeder" hükmü gereğince şeriat hükmü sayılır.

Gerçekten ibadi, siyasi, iktisadi ve içtimâî mevzularda mükelleflerin ihtiyaç duyacağı hükümler için elimizde Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s) yeterince hadis ve rivayet mevcut olup o tür "zannî deliller"e sığınmamıza hiç gerek yoktur. Hatta "mustahdese" meselelerde, yani zaman geçtikçe insanoğlunun hayatında boy gösteren mevzularla (çağdaş konularla) ilgili hükümlerin çıkarılması  için gerekli genel hüküm ve usullerin Kitapta ve Hz.Resulullah'ın ( s.a.a) sünnetiyle masum Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s) kelam ve siyerinde mevcut olduğuna ve bu nedenle de bizim zannî delillere yönelmemizin hiç gereği olmadığına inanmaktayız. Yani o genel hükümlere müracaat edildiğinde "mustahdese" (zamanla ortaya çıkan çağdaş) konularla ilgili hükümler kolayca çıkarılabilmektedir. Bununla ilgili detaylı açıklamalar için başvurulabilecek kaynak eserler mevcuttur.[14]

64- İçtİhad KapIsI Daİma AçIktIr

Biz inanıyoruz ki: İçtihad kapısı şeriat meselelerinin tamamı için açıktır ve görüş sahibi bütün fakihler, fıkhın dört kaynağından istifadeyle ilahi hükümleri çıkararak istinbat gücü ve imkanı olmayanlara sunabilirler. Bu durumda vardıkları görüşün ve elde ettikleri istinbat ve çıkardıkları hükmün bazı konularda geçmiş fakihlerden bazı farklılıklar taşıması pekalâ mümkündür.

Keza; fıkıhta uzman ve görüş sahibi olmayanların, fıkıhta uzman ve görüş sahibi olup yaşadığı  çağ ve mekanın yeni gelişme ve meselelerine vakıf bulunan diri fakihlere uyması ve fıkhî tabiriyle onları taklid etmesinin gerekli olduğuna inanmakta ve "fıkhı bilmeyenlerin fıkhı bilenlere  müracaatlarının lüzumunu bedihiyattan (tartışma götürmez apaçık konulardan) saymaktayız.

Biz bu fıkıh uzmanlarına "taklid mercii"leri diyoruz. Bu nedenle de hayatta bulunmayan bir fakihe birinci dereceden müracaat ve taklidi caiz görmemekteyiz. Fıkhın bütün çağ ve mekanlarda dirilik ve tazeliğini koruması ve böylelikle kendi tekamül seyrini takib etmesi için, sürekli ve kesintisiz bir şekilde hareket halinde olması ve mukallid olanların mutlaka hayatta bulunan bir fakihe başvurması gerektiği inancındayız.

65- Hüküm Ve Kural Boşluğu Yoktur

Biz inanıyoruz ki: İslam'da hüküm, kural ve kanun boşluğu ve eksikliği yoktur. Yani insanların kıyamet gününe değin ihtiyaç duyabileceği hüküm ve prensiplerin tamamı İslam'ın potansiyelinde mevcut olup kesinlikle beyan edilmiştir ki bu beyan kimi zaman apaçık mevzuuyla ortada olup, kimi zaman da genel bir hükmün çerçevesinde beyan edilip öngörülmüş durumdadır. Bu nedenle fakihlerin yeni bir "kanunkoyuculuk" yetki ve hakları yoktur; bilakis onlar, fıkhın dört temel kaynağına müracaatla gerekli bütün hükümleri bulup çıkarmak ve umumun hizmetine sunmakla yükümlü ve mekelleftirler. Nitekim Hz. Resul-i Ekrem efendimize (s.a.a) nazil olan en son sure veya en son surelerden biri olan Mâide 3'de şöyle buyrulmaktadır: "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip beğendim."

Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere, bütün çağlar ve mekanlar için gerekli fıkhi hükümleri taşımayan ve bu açıdan mükemmel olmayan bir dinin Allah Teâla tarafından "kemale erdirilip tamamlandığı"nın söylenmesi mümkün değildir. Bu sarih ayete binâen İslam ve hükümleri her zaman ve mekan için "tam, mükemmel ve en uygun olan din"dir. Nitekim Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Veda Haccı'ndaki şu buyruğu herkesçe bilinmektedir:

"Ey insanlar! Cennete yaklaştırıp cehennem ateşinden uzaklaştıracak her şeyi size emrettim; cehennem ateşine yaklaştırıp cennetten uzaklaşmanıza sebep olacak her şeyi de size yasakladım (gerekli emir ve yasakların tamamını böylece size iletmiş bulunuyorum artık."[15]

İmam Sadık hazretlerinin (a.s) şu meşhur sözlerinde de aynı gerçek vurgulanmaktadır: "Hz. Ali'nin (a.s)  bizzat Hz.Resulullah'ın (s.a.a) emri ve imlasıyla kaleme alıp yazmadığı bir tek İslam hükmü kalmadı; bir insanın vücuduna düşecek küçük bir sıyrığın bile diyeti yazılıp kaydedilmiştir!"[16]

İslam, bütün hükümleri böylesine detaylarıyla belirlediğine göre zannî delillerle kıyas ve istihsan gibi yollara başvurmağa gerek kalmaz.

İnançlarımız; Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi



[1]- Âl-i İmran / 190.

[2]- En'am / 65.

[3]- En'am / 50.

[4]- Enfâl / 22.

[5]-  Kehf / 49.

[6]- Tevbe / 70.

[7]- Âl-i İmrân / 108.

[8]- Bakara / 286.

[9]- Hud / 82.

[10]- Rum / 41.

[11]-  Ra'd / 11.

[12]-  Nisâ / 79.

[13]- Bihar-ul Envar, c:5, s:17, 23. hadis .

[14]- Bkz: El- Mesâil-ul Mustahdese: Ayetullah Mekarim Şîrâzî.

[15]-  Usul-u Kâfi, c:2, s:74, Bihar-ul Envâr, c:67, s:96.

[16]- Câmi-ul Ahâdis, c:1, s:18, hadis: 127. Bu eserde, konuyla ilgili daha birçok hadis geçmektedir. Biz sadece bunlarla yetindik.


  • Sayı(0) AvgRating
    0 0 0 0 0
    İmtiyazınız
    Ad:


    Soyad:


    Yorum:
          Yorum Listesi
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved