Yüklemede
 
 
 
  • Tarih: 2010 Aralık 21

Seyidüş-Şüheda Ebi Abdullah-il Hüseyin (a.s)


           

Seyidüş-Şüheda Ebi Abdullah-il Hüseyin (a.s)

 

O büyük insanın adı “Hüseyin”dır ve bu isim Alim olan Allah tarafından seçilmiştir. En meşhur künyeleri “Ebu Abdullah”, en meşhur lakapları “Seyid-üş Şüheda”, “Mazlum” ve “Şehit”’tir. Bereketli ömürleri elli yedi yıl sürdü.[1] Hicretin dördüncü yılı, Şaban’ın üçünde dünyaya geldi.[2] Hicretin altmış birinci yılı, Muharrem’in onunda, Yezit b. Muaviye’nin askerlerinin eliyle Kerbela’da şehit edildi. Altı yıl dedesi olan İslam Peygamberi’nin yanında, otuz yıl aziz babası Ali (a.s)’in yanında ve on yıl değerli abisi Hasan (a.s)’in yanında yaşadı. Onlardan sonra, on yıl da İmam olarak yaşadı.

Hüseyin (a.s) bütün Ehl-i Beyt’in sahip oldukları nesebi ve hasebi (ameli) faziletlere ilaveten, Ehl-i Beyt arasında özel bir imtiyaza sahiptir. Birinci imtiyazı, tertemiz dokuz imamın tümü onun soyundan olmalarıdır. Bu imtiyaz hakkında Resul-i Ekrem’den gelen hadisler bu konuyu önceden açıklamışlardır.

Selman-i Farisi şöyle anlatır: Hüseyin, Resulullah’ın kucağında oturmuştu. Hazret onu öpüyor ve şöyle buyuruyordu: “Sen seyyidsin ve seyidlerin efendisisin. Sen, İmam, İmam’ın oğlu ve İmamların babasısın. Sen Allah’ın hüccetinin oğlu ve Allah’ın hücceti (ayeti, delili), Allah’ın hüccetinin oğlu ve Allah’ın hüccetlerinin babasısın. Allah’ın o hüccetleri dokuz kişidirler, senin neslindendirler ve onların dokuzuncusu Kaim-i (kıyam eden Mehdi) Al-i Muhammed’dir.”[3]

İkinci imtiyazı, İslam’ın hayatta kalmasının onun şehadetine borçlu olmasıdır. Eğer tarihe müracaat edilirse, Hüseyin’in kıyamı ve  o büyük insanın Ehl-i Beyt’inin esareti olmasaydı, İslam’dan bir isim bile kalmayacağı gerçeği anlaşılır. Nitekim Resul-i Ekrem’in işaret ettiği hakikat de budur: “Hüseyin bendendir ve ben de Hüseyin’denim.”[4] Yezit ona beyat etmeyi dayattığı vakit İmam Hüseyin de bu imtiyaza işaret etmişti: “Eğer Yezid’e bey’at edersem, İslam’a artık fatiha okunmalıdır.”[5] Bunun gibi sözler, Resulullah ile tertemiz imamların sözlerinde ve o Hazret’i ziyaret ederken okunan dualarda da çok fazla görülmektedir.

Hüseyin’in üçüncü imtiyazı, gönüllerde muhabbet ve sevgi şûlesi olmasıdır. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Hüseyin için sürekli kalplerde parlayan ve asla sönmeyen bir sevgi vardır.”

Ebi Abdullah-il Hüseyin’in dördüncü imtiyazı, türbesinin şifa sebebi olmasıdır. Rivayetlere göre, onun Harem-i Mutahharası’nda (kabri üzerinde) yapılan dualara icabet sabit ve kesindir.[6]

Hüseyin’in büyük imtiyazlarından biri de, Allah yolunda aşkın, fedakarlığın ve tahammülün ne demek olduğunu pratik olarak göstermesidir. Hatta; denilebilir ki İmam Hüseyin’in eğer Aşure günündeki yaptıkları olmasaydı, bir çok kelime ve kavram anlam kazanamazdı.

Hüseyin Aşure gününde şöyle dedi:

“Allah’ım! Bütün gamlarda sığınağım sensin, bütün zorluklarda benim ümidim sensin. Benim başıma gelen her şeyde, sığınağım ve yardımcım sensin. Kalplere çarpıntı veren, çareleri tüketen, dostu biçare ve düşmanı hoşnut eden nice gamları sana havale ettim. Benim arzum sadece sen olduğun ve o gamları sen defettiğin için onları sana şikayet ettim. Sen her nimet ve iyiliğin sahibisin, bütün arzuların nihai gayesi sensin.”

O her neye sahipse Allah yolunda feda etti; mal, ashap, evlat hatta süt emen çocuğu… ve şehit düştüğü Kerbela toprağında şöyle dedi: “Allah’ım! Senin yolunda her şeyden ve herkesten vazgeçtim ve sana kavuşmak için bütün bağlara göz yumdum. Rabbim! Eğer senin muhabbet yolunda parça parça da olursam, gönlüm senden hariç hiçbir tarafa meyletmeyecektir.”[7]

Budur Allah-u Teâla’ya gerçek iman etmeye doymak, gerek Allah’ı bilme ve tanıma, gerek Allah’a gerçek kulluk ve gerekse de Fena Fillah (Allah’ta yok olma). Budur Allah’a karşı olan takva ve tahammülümüzün hakikati, gerçek züht; düşmana karşı, nefse karşı galip gelme, hayatın iniş-çıkışlarında kendine yenilmeme ve şecaat. Budur gerçek yiğitlik ve mertlik, gerçek cömertlik, sevgi ve şefkatin anlamı, Allah için, yaratıkları için ve dini için tevazu, budur hilmin tanımı, budur söz ve davranıştaki fesahat ve belağatin manası. Budur gerçek siyaset ve adaletin tanımı ve Allah yolunda gerçek cihat, bütün yönleriyle istediğine kavuşmanın anlamı ve sonunda budur beşeri faziletin tümü. Resulullah’ın şu sözünün manası da budur: “Hüseyin hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisidir” ve budur Resulullah’ın: “Allah ve Ehl-i Beyt’in yanında yeryüzü ve gökyüzünün en sevgili insanına bakmak isteyen Hüseyin’e baksın”[8] şeklindeki buyruğunun gerçek manası.

Hz. Hüseyin (a.s) buyurmuştur ki:

“Her kim bana bağlanır ve benimle gelirse şehit olur. Her kim de ayrılır ve bu kanlı kıyama katılmasa kurtulmaz.”[9]

İmam Hüseyin’in Kerbela’ya hareket etmeden önce “Terviye gecesi” denilen gecede verdiği hutbede şunu okuyoruz: “Kanını bizim yolumuzda dökmek isteyen yarın bizimle hareket etsin. Biz Allah’ın yardımıyla yarın hareket edeceğiz.”[10] Bunun gibi cümleler, İmam Hüseyin’in sözlerinde çok fazla görülmüştür.

İslam tehlikede olduğu ve kıyamın yapılması için faydalı bir zemin bulunduğu zaman, şehit düşüleceğinin bilinmesine rağmen kıyam etmek bütün Müslümanlar için dini bir vazifedir ve Hüseyin’in kıyamı böyle bir kıyamdır. İmam Hüseyin’in hutbelerinden anlaşıldığı gibi, İslam dini büyük bir tehlike altındaydı. İmam Hüseyin, Medine’den hareket ettiği o günlerde şöyle buyurdu:

“Ben bozgunculuk, ifsat ve zulüm için kıyam etmiyorum. Benim kıyamım, Emri bil maruf ve Nehy-i anil münker (iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak), Allah Resulü ve babam Emir’ul Müminin’in yolunu sürdürmek ve dedemin ümmetini ıslah etmek içindir.”[11]

Aynı şekilde Kerbela’da, tüm dostlarının şehit olmaya hazır oldukları bir vakitte verdiği hutbede şöyle buyurdu:

“Hakla amel edilmediğini ve batıldan sakınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle durumlarda müminin arzusu Allah’a kavuşmak olmalıdır. Şüphesiz Allah yolunda ölmek izzet, zalimlerle birlikte yaşamaksa zillettir.”[12]

İmam Hüseyin’in bu çeşit buyruklarına çok sayıda sahip olmamız, o dönemde İslam’ın ne kadar tehlikede olduğunu aydınlatmaktadır. Kıyamın zemini ve gerekliliği açısından ise, daha önce İmam Hasan’ın sulhu hakkında söylediğimiz gibi, bu sulh, İmam Hüseyin’in kıyamı için bir hazırlıktı. Buna göre İmam Hüseyin’in kıyamının ilahî bir vazife olduğu söylenmelidir.

İmam Hüseyin’in kıyamının nedenlerini analiz etmek için geniş bir kitap lazımdır. Ama, özet olarak verdiğimiz bu bilgilerin, o yüce insanın kıyamının nedenlerini açıkladığına inanıyoruz.

Biz bu maksadı daha iyi açıklamak için birkaç satır ilave edeceğiz.

Beni Sad Sakifesi denilen yerde Ebu Bekir’i Emir’ul Müminin ilan ettiler. Allah Resulü’nün hadisleri, meydana gelen bu olaylara aykırı oldukları için, “Allah’ın kitabı bize yeterlidir” sloganı bahane edildi. Diğer taraftan Allah Resulü’nden hadis nakletmek şiddetle men edildi. Hatta tarihin naklettiğine göre; Ebu Bekir Resulullah’tan gelen beş yüz hadisi, insanların arasında yaktı. Ondan sonra, Kuran’ın yeterli görüldüğü tadirde bile Beni Sad Sakifesi’ndeki yapılan işin nötr kalacağını gördüklerinde; “Biz Kuran’ın üzerinde düşünmek, tefekkür etmek ve kendimizi zahmete düşürmekten nehyetmişiz” şeklinde bir şiar yaydılar. Bu şekilde hareket etmenin, ümmeti ne kadar duyarsız, fikirsiz ve iradesiz kıldığı açıktır.

İslam için meydana gelen diğer bir musibet de, Osman’ın hilafeti döneminde zirveye çıkan sınıfsal ihtilaflardı. Emir’ul Müminin, “Şıkşıkiye” adlı hutbesinde ona şöyle işaret etmektedir: “Beni Ümeyye Osman’ın etrafını sararak, Müslümanların Beyt'ul Malını, bir devenin otları yuttuğu gibi yuttular.”

Meydana gelen diğer bir musibet de, saraya ait yalancı ruhanilerin yaptıkları uyduruk hadislerdi. İslam’ın özünü baltalayan çok sayıdaki bu hadislerin arasından bir örnek rivayeti aşağıya alıyoruz:

“Necm Süresi nazil olduğunda Resulullah süreyi müşriklere okudu. “Efe reeytmu-l late vel uzza” (Lât ve Uzza hakkındaki görüşünüz nedir?) ayetine geldiği vakit, Şeytan peygamberin ağzına; “yüce aslanların -putlar- kıyamet gününde şefaat sebebidirler” şeklinde bir söz attı. Müşrikler bu söz üzerine sevindiler ve peygamber secde ettiği vakit, onlar da secdeye kapandılar.”

Bu çeşit hadislerin; İslam’ın, Kuran’ın ve Peygamber’in değerini nasıl yok ettikleri ortadadır.

Meydana gelen diğer bir mesele de, Müslümanlara hakim olan hayret verici bir korkuydu. Özellikle Muaviye zamanında Ehl-i Beyt muhabbetini taşıyan herkes öldürülüyordu. Bu korku ortamının, tesirini gün geçtikçe artırmasıyla öyle bir zemin hazırlandı ki Yezid gibi biri, açıkça halkın arasında şunları söylemesine kadar vardı: “Beni Haşim hükümranlık için bir oyun oynadılar, Allah tarafından bir haber ve Melekût aleminden bir Kuran gelmemiştir.”

Acaba İmam Hüseyin için, mevcut olan bu kıyam zemini ve şartları altında kıyam etmesi islamî bir görev ve gereklilik değil miydi?

Söylenmesi gereken diğer bir şey, tertemiz İmamların, Ebi Abdullah-il Hüseyin için yas tutmayı önerdikleri, onun kabrinin ziyaret edilmesini çok tavsiye ettikleri ve bunun için büyük mükafatlar saydıkları meselesidir. O rivayetlerden bazılarında bunun sebebi, velayetin canlı tutulması olarak açıklamıştır. Biz bununla ilgili çok sayıdaki rivayetlerden, Vesail-uş Şia’nın sahibi, kitabının ziyaretler bölümünde naklettiği bir hadisi getirecek ve ardından bu hadis hakkında kısa bir açıklama yapacağız.

Fuzeyl b. Yesar, İmam Sadık (a.s)’in şöyle buyurduğunu nakleder:

“Acaba, oturumlarınızda yas tutuyor ve başımıza gelen musibetleri hatırlıyor musunuz?” “Evet” dedim. “Ey Fuzeyl! Ben o toplantıları severim. Bizim işimizi canlı tutun. Kim bize ait olan işi (velayeti) canlı tutarsa, Allah ona rahmet etsin. Ey Fuzeyl! Kim bizi anar, biz onun yanında anılırsak ve onun gözünden bir sineğin kanadı kadar bile olsa yaş akarsa, Allah denizlerin köpüğü kadar bile olsa onun günahlarını bağışlar.”[13]

Ebi Abdullah’ın kıyamı, askeri bir kıyam değildi. Belki bir sevgi ve tebliği kıyamıydı. İmam Hüseyin, Yezid ve Yezid gibi şahısları ortadan kaldırmayı değil, belki Yezid’in, Beni Ümeyye’nin ve Mervan’ın şahsiyetini yok etmek, insanları uyandırmak, halkın bu hükümetten nefret etmelerini sağlayarak onları ayaklandırmak istiyordu. Diğer taraftan, gizli bir şekilde Medine’den ayrıldı ve halk akın akın Mekke’ye geldikleri vakit o Mekke’den hareket etti ve Aşure gününde, kimi zaman savaş meydanına silahsız çıkarak sevgi ve tebliğ içerikli konuşmalar yapmakla beraber, kimi zaman Kuran’ı eline alarak savaş meydanına çıkarak, karşı tarafın askerlerini uyandırmak maksadıyla Kuran’a yemin etmekle beraber, daha süt emen çocuğunu da, meydana götürdü ve kendisinin elleri üstünde şehit ettiler ve sonunda Kerbela’da öyle bir dalga meydana getirdi ki, Aşure gününün ikindi vakti verimini verdi ve Yezid’in askerleri arasında ihtilaf meydana geldi.

Bu dalgayı başkası takip etmeliydi. O diğer dalga da Hz. Hüseyin (a.s)’in ailesinin esaretiydi. Ebi Abdullah’ın ailesi, esaretleri vasıtasıyla, yaptıkları tebliğ ile, Kufe ve Şam’da hatta bütün İslam memleketlerinde büyük bir dalga oluşturdular.

Hatta İmam Hüseyin’in kıyamından önce yirmi yıl boyunca hiçbir kıyam gerçekleşmemiştir, ancak İmam Hüseyin’in kıyamından sonraki yirmi yılda Beni Ümeyye devleti ve yirminci yılında da Beni Mervan devleti Abbasilerin eliyle parçalanmıştır.

Bu ikinci dalgayı, diğer bir dalga takip edip desteklemeliydi ki, o dalga canlı kalsın ve o üçüncü dalga da yas tutma, ağıt okuma, göğse vurma ve Hüseyin’i ziyaret etme dalgasıdır. Şehadet metodu, fedakârlık, feragat ve şehadet sevgisini insanlara öğreten matem tutmalara ek olarak, uyanık bir önder bu meclis ve toplantılar vasıtasıyla insanların hassasiyetlerinden yararlanabilir. Bununla beraber, bu merasimlerde halkın geneline yapılan konuşmalarla, insanların İslami yönden bilinçlenmeleri de sağlanır.

Nefis tezkiyesi, özellikle sabır, istikamet, şecaat ve zulüm yükü altına girmemek, onun sonuç ve semereleridir. Bu çeşit meclislerin diğer bir rolü de, İslam’ın iki büyük kanunu olan iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmayı canlı tutmalarıdır.

Hüseyin için ağlamak, taziye meclislerini takip etmek, yas toplantılarını oluşturmak, yakından ve uzaktan Hüseyin’i ziyaret etmek, Hüseyniye ve Sakkahane (su evleri) gibi evler icat etmek velayetin canlılığını korumaktır. İmam Hüseyin’in kanının canlılığını korumaktır, birinci dalgaya katılmaktır. İnkılap ruhunun canlılığını korumaktır, ta ki sonunda, Hz. Mehdi Bakiyetullah Acelallahu Farecehu Şerif’in rehberliğiyle cihanda ilahi hakimiyet gerçekleşsin.

Eğer bütün sevap; yas tutma, ziyaret etme ve matem meclisleri düzenlemede gizliyse, bu çeşit meclisler; zaferin, şianın bekasının, velayetin canlı kalmasının şifresi oldukları için ve sonunda, insanları Hüseyin’in bayrağı altına topladıkları ve tümünü Hüseyin’le ve onun hedefiyle uyumlu yaptıkları içindir.

   


[1] Kafi, c.1, s.463
[2] Muntehi’ul A’mal, Şeyh-i Tusi’nin nakliyle
[3] Tercüme-i İrşat-ı Mufid, c.2, s.136
[4] Kamil’uz-Ziyare, İbn-i Kuluye, Amme’nin nakliyle
[5] Cela’ul Uyun
[6] Menakıb, İbn-i Şehr-i Aşub, c.4, s.82
[7] Muntehi’ul A’mal, c.1
[8] Cela’ul Uyun, c.2, s.17
[9] Bihar, c.10
[10] Bihar, c.10
[11] Menakıb, Aşub, c.4, s.89
[12] Cela’ul Uyun, c.2, s.160
[13] Bihar, c.10
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved